komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2017 Çarşamba

Hotel Transylvania


Bundan yaklaşık 4 sene önce ailemin tam istediği tipte, oturduğumuz şehirden kilometrelerce uzaktaki bir okulu kazanmam sonucu okul idareciliği yapan babamın istediği tayin çıkmış, ev taşıma hazırlıklarına başlanmıştı.. Televizyon uydusu, balkondaki çanak, modem taşınma olayı bitene kadar kapatılmış, toparlanmıştı... O zamanlarda annem, ilkokula giden kardeşim ve ben gece yarılarına kadar oturup animasyon izlerdik. Nasıl olsa fen lisesini kazanmışım, güzel bir tatili hak etmişim, gecenin üçüne kadar animasyon izleyeyim en azından... İşte bu taşınma sürecinde annemin aileye katılan ilk usb olan, bir kingston flaş bellekte derlediği animasyon arşivinden yaz boyunca, henüz izleyemediğimiz birkaç çizgi film, animasyon ve film bulmuştum. İnternet olmadığından dvd'den bunları oynatıp kendimi eğlendirebilirim, diye düşünüyordum (ve öyle bir etkisi oldu da).. Bahsettiğim bu arşivde beni en çok etkileyen, nakliye işlerinin gecikmesi sebebiyle de en az elli defa izlememe rağmen beni bir kere bile sıkmayan Otel Transilvanya'yı, 12/04 itibariyle 18'ime girecek olmama rağmen çizgi filmlerden büyük zevk alan ben, geçtiğimiz günlerde tekrar izledim. Yine o kadar eğlendim, o zamanları özlemem dolayısıyla filmden daha çok etkilendim...

Uzun ve lüzumsuz bir giriş olsa da bunları anlatmak istedim, bu yüzden de yazmadan edemedim işte...
Neyse konumuza geçelim:

'12 yapımı Hotel Transylvania'da canavarların konakladığı Transylvania Oteli'nin sahibi Dracula'nın kızının 118. doğum günü için düzenlediği etkinlikte, bir konuk yüzünden başından geçenler anlatılıyor. Doğum günü için otele nam salmış canavları çağıran Dracula, hiç umuldık bir anda Jonathan isimli 21 yaşındaki insanın oteli ziyaretiyle beraber ne yapacağını şaşırıyor. Korku hikayeleriyle büyütülen, insanlardan çekinen hatta korkan canavarlara Jonathan'ın varlığını duyurmamak isteyen Dracula, çareyi Jonathan'ı da bir canavar gibi tanıtmakta buluyor..

Derken Jonathan, Dracula'nın biricik kızı Mavis ile karşılaştıktan sonra Mavis'in büyüsüne kapılınca işler çığırından çıkmadan Jonathan'ı bölgeden kovmak için her yola başvuran Dracula, kızının da Jonathan'a karşı boş olmadığını farkedince daha da çaresiz ve hüzünlü bir duruma düşüyor...

Dracula'nın yapması gereken kızını Jonathan'dan uzak tutmak, sevenleri birbirinden ayırmak. Çünkü bir canavar ile bir insanın birlikteliği canavarlar aleminde kabul edilemez!..

Hotel Transylvania da Dracula'nın bu çaresiz ve aciz halini seyirciyi gülmekten yerlere yatırırken sunuyor. Görsel açıdan, karakterlerin tasarımı ve hareketlendirmeler on numara. İlginin dağılmasına izin vermeyen noktalardan biri de karakterlerin giysilerindeki, çizimlerindeki ayrıntılara kadar dikkat edilmesi sanırım.
Senaryosu ve diyaloglar ise izleyici gülmekten iki büklüm edebilir zaman zaman. Hatta dublajlı izlemek alt yazılı izlemekten kat kat daha eğlenceli olabilir. Çünkü karakterlere şive katmışlar bizim Türk seslendirmenler. Örneğin bir karakteri laz yapmışlar, karı koca kavgalarına kültürel ögeler sokmuşlar. Bu sebeple dublajlı halini izlediğimden gayet memnunum... Son beş yılda izlediklerim arasında etkisi en büyük animasyon Hotel Transylvania...


Prezít svuj zivot (teorie a praxe)



2010'da yayınlanan Prezít svuj zivot, Švankmajer filmlerini buldu mu kaçırmayan, gözlerini bir saniye kırpamadan izleyen, ağır Švankmajer hayranı ben, Prozac İnsanı için son zamanlarda görülebilecek en iyi filmlerden. Švankmajer'ı biraz olsun tanıyanlar, yalnızca afişten filmin Švankmajer koktuğunu tahmin edebilir. Fanatik izleyicileri, senaryoda da Švankmajer kokusunu alıp "bu tamamen Jan Švankmajer yapımı bir film!" diyebilir.

Faust kadar etkili olmasa da Švankmajer'ın en iyi filmleri listesine girebilir, diyorum teorie a praxe için. Çünkü psikanalizle içli dışlı, izleyiciyi böylesine çözebilen filmler beni biraz olsun mutlu ettiğinden ve ilgimi daha çok çektiğinden hayranlıkla izliyorum böyle yapımları ve bu yapımlar en iyiler listeme giriyor hiç soğumadan...

Film birkaç dakikalık çok hoş bir monologla açılıyor. Švankmajer, bütçesiyle sorunlarından ve filmi en ucuz yolla yaptığından, "kağıt metodu"na başvurduğundan, film masraflarını en aza indirgemek ve ulaşımdan kısmak için stüdyoda çektiğinden söz ediyor. Kendisi için ne kadar sorun olsa da tüm bunları anlatırken izleyiciyi gülümsetmeyi başarıyor dürüstlüğüyle. Psikanalitik komedi diye bir türde sunulabilecek 105 dakikalık leziz film başlangıcıyla birlikte seyircinin ilgisi çekmeyi başarıyor, "Filmde eğlenceli bir şey yoktu" diyen Švankmajer'ın aksine seyirciyi o süre boyunca bir saniye bunaltmadan eğlendiriyor. 

Filmimiz Evzen'in çocukluktan hatıralarını rüyaları aracılığıyla yaşaması üzerine kurulu. Gerçek ve rüya arasındaki hayatı, animasyon ve oyunculuk kardeşliğine dayalı, bir sürü animasyon tekniğine, daha doğrusu "Jan Švankmajer" tekniğine bağlı kalarak aktarıyor bizlere. Animasyon demişken, Švankmajer'ı Alice'i ile tanıdım. Sürrealizmi doruklarda yaşatan, yaratıcılığıyla tekrar tekrar hayran bırakan Švankmajer'ın Alice'indeki gibi animasyon-gerçeklik kardeşliğine dayalı teorie a praxe filmi de.

Freud ve Jung tartışmalarına yer vermekten kaçınılmamış hiç. Tatlı tatlı kenarda, usta çırak veya öğretmen-öğrenci ilişkisi gibi resmedilmiş adeta.

Gerçeklik ve rüya üzerine kurulu dedim, değil mi? 
Ana karakterimiz olan Evzen, orta yaş dönemini kapatmak üzereyken gördüğü rüya ile hatıralarının karanlık ve çıkmaz, bir labirenti andıran sokaklarına ulaşıyor. Bu labirentte kaybolan sevgili Evzen, psikanaliste uğrayarak yolunu buluyor. Su gibi akıp giderken tamamlayıcı bir unsur da çıkıyor karşımıza, film kendi kendini çözümlemeye başlıyor. Her şeyi açıklığa kavuşturmak için fotoğrafa başvuruyor.. Normal şartlarda mesajı direkt ileten filmler yerine Spiklenci Slasti'deki gibi kendini gizleyen, tekrar tekrar izleyerek çözülebilen, "kapalı bir dil"e dayalı ve yorumu seyirciye bırakan filmleri tercih etsem de filmin kendini çözmesi, filmin komedi kısmını tamamladığından "Švankmajer, ayıp etmiş böyle yaparak.." diyemiyorum; bu filmi bu olay daha eğlenceli kılmış fikrine kapılıyorum ve filmi daha da çok beğeniyorum. Evet, bu tam bir Švankmajer eseri!

Puanlama:Švankmajer'ın 2010'da sunduğu filmi teorie a praxe, son zamanlarda izleyebileceğiniz en başarılı filmlerden. Švankmajer, psikanalize ilgisini göstermekten hiç çekinmiyor, zaman zaman cutout animation'a başvurarak seyirciyi ekrana kilitlemeyi şüphesiz başarıyor.



Pardon



Pardon için Türk sinemasının en başarılı traji-komik filmi, desem yanılmam. Çünkü Recep İvedik, Destere gibi kekoca, sosyal mesaj içermeyen ve bel altı mizaha dayalı senaryoların yuvalandığı Türk komedi dünyasını Pardon filmi baştan yaratıyor, gerçek komedi neymiş, hiciv nasıl yapılırmış bir bir öğretiyor biz sinema severlere. Tekrar tekrar izlememiz sonucu dilimize dolanmış esprilerin kaynağı oluveriyor..

Ferhan Şensoy'un kaleminden çıkan birçok şeye bayılırım. Eşeğin Fikri, Hacı Komünist, Denememeler gibi başarılı kitapların yanı sıra Nasri Hoca ve Muhalif Eşeği, Ferhangi Şeyler, 2019 gibi efsanevi denebilecek oyunları da bulunan Şensoy için tıpkı Erkan Can, Haldun Taner, Şener Şen gibi Tiyatroya hayatını adamış, tiyatro yolunda dünyalarca eser vermiş, kendini yormuş bir deha tanımı gayet uygun.

Pardon da Ferhan Abi'nin kaleminden çıkmış, kendisi İbrahim karakterine de bizzat can vermiş ve bunu her zamanki gibi hakkını vererek yapmış. Yaparken de eleştiriyi, naçizane fikirlerini "güm güm!" vurmuş. Hani derler ya "Ağlanacak halimize gülüyoruz.." Ferhan Abi bunu becermiş işte...

Kavuğunu devrettiği, çok başarılı Türk dizilerinde yer alan Rasim Öztekin de bulunuyor Pardon'da. Hatta Rasim Öztekin de tam imajına ve konuşma tarzına uygun, sempatik bir karakterle çıkmış karışımıza...

Türkiye'de adaletin işleyişi ortada. Başkanlık sisteminin gündemde olduğu şu günlerde ise geleceği endişe verici bir vaziyette. Rekabet ortamında birbirinin ayağını kaydırmak için herkesin bir şeyler sallayıp klorladığı iftira havuzunda boğulan yargı, "Baktım buna cevap gelmiyor, asıl suçlu da henüz ortada yok. Biz en iyisi şüphelileri birkaç sene daha içeride tutalım, eninde sonunda asıl suçlular yakalanır." modunda işlerken vatani görevini gerçekleştiren İbrahim dağıtım sebebiyle izninde kan kardeşi (!) Muzo'ya ufak bir ziyarette bulunmak, mükemmel bir rakı sofrası kurmak niyetiyle İstanbul'a uğrar. Değişik, ilginç psikozlara giren İbo, kimlik isteyen polisi "Beni asker kaçağı sandı bu herhal lan" şeklinde bir psikozla peşine takar, atlar taksiye kaçmaya başlar.
Tabi Türkiye gündemi hiç boş durur mu? Üç kişinin gerçekleştirdiği, ağır sonuçlanan terörist faaliyetlerden dolayı polisten kaçan herkes şüpheli haliyle... İbrahim'den de şüphelenen özel harekat, zart zurt takılıyor peşine, Muzo'yla balkonda, püfür püfür İstanbul akşamında, güzel bir rakı sofrası kurulmuşken baskın patlatıyorlar.

Kan kardeşi Muzo da başım derde girdi bu İbrahim terörist, Dev Yolcu endişesiyle arkadaşını tanımamazlıktan geliyor. Ama ne fayda.. İşkence yanlısı memur ve kibar amir (Bülent Kayabaş canlandırıyor.) imzalatıyor itirafnameyi, üçüncü suçlu, asıl adam diye alıyorlar Aydın'ı.

Aydın filmin en efsane karakteri. Kaderci, optimistik, iyi niyetli ve saf bir tip. Hatta gidin Taksim'e, dolmuş kahyası Ahmet Abi'ye "kim en efendi büfeci" diye sorun, "Aydın Diktepe" cevabını almazsanız bileklerini keser. Sivas'a cezaevine nakledilirler, "kader işte üçümüzün yolları kesişti ya" tepkisi verir. Tek problemi büfenin vergi borcu. Onu da taksite böldürmüş muhasebeci arkadaşı, hallolacak hayırlısıyla.. Büfesinin adı da ya Ay büfe idi ya da Dın büfe. İsim konusu karışık biraz...

Neyse üçlüyü ne zırt yasasının bilmem ne maddesi ne de Avukat kızımız kurtaramıyor, hiçbir suç işlemedikleri halde koyun koyuna senelerce Sinop Cezaevi'nde yatıyorlar. İbrahim'in adi eniştesi de fırsattan istifade babasının dükkanı satıyor, paraları da indiriyor cebe, kandırıyor yaşlı başlı adamcağızı... İbrahim koymuş kafaya er ya da geç enişteyi bıçaklayacak, başka türlü huzur yok.

Seneler geçiyor, zaman su gibi akıp gidiyor, Edip Akbayram tekrar tekrar giriyor, susuyor ve nihayet Müdürümüz Zeki Alasya, koğuşa giriyor.

Müdür:İbrahim?
Muzo:Muzaffer.
Müdür:İbrahim?
Aydın:Aydınn..
Müdür:İbrahim?
İbrahim:İbrahim olan sakata mı gelecekti???!

Babacan müdürümüz diyor ki suçlu olmadığınız anlaşıldı, serbestsiniz arkadaşlar.. Sizi bu kadar tuttuk. Pardon...
Tam üçlü cezaevinden uğurlanacak asker geliyor, bunca yıl cezaevinde yattığından o kadar yaptığı askerlik günleri yanmış İbrahim'i tutukluyor, göreve götürmek üzere arabaya bindiriyor.

İbrahim'in aklında bir hesap var. Devlet bunlara onca yıl borçlandı. Şimdi bunlar suç işlerse devletin o borcu çıkmış olur, iki taraf da pazarlığı mutlu mutlu tamamlar. Enişte de öldürülmeli, binbir türlü fitnelik çıkıyor aklından. En iyisi askeri "sen bizim memleketlisin, çocukluğunu bilirim ben senin. Gel anneme uğrayalım geçerken, el öp bi." diye kekleyip ilk fırsatta enişteyi indirsin, bu hesap da kapansın orada...

Varıyorlar memlekete. Asuman evlenmiş, mutlu bir hayatı var.. İbrahim zaten orada delleniyor, kelepçe olmasa yakacak ortalığı. Geliyor ana ocağına. Çalıyorlar kapıyı. Direkt kapıyı açan enişte.. İbrahim zaten deli, askerin tabancayı çekip enişteye üç beş kurşunu indiriyor, orada yere seriyor namussuzu. Asker şokta, alıyorlar tekrar İbrahim'i. Ve filme adını veren o sözler: Devletin bana borcu vardı, kapanmış oldu. Pardon...

Filmin en başarılı sahnesi bana göre şu:

Bu filmden dilime dolanan birçok replik var:

"Komiser: PKK'lı mısın?
İbrahim: Hayır, Ankaralıyım!
Komiser: Kürt müsün?
İbrahim: Hayır, Çerkes'im!
Komiser: Kimlerdensin?
İbrahim': “Şatıroğulları” derler…
Komiser: Hangi örgüttensin, onu soruyorum… bana keriz numarası yapma…
İbrahim: Bi numara yaptığım yok.O kerizlik ben de doğuştan beri var. Hiçbir örgütle ilgim yok.Beni adamdan sayıp alacak örgüte zaten ben girmem. O örgüt İbrahim’e kaldıysa örgüt bile sayılmaz."

"Komiser: Biz senin gibileri çok gördük. Makineye bağlandı mı bülbül gibi öterler.
İbrahim: Ne makinesi ?
Komiser: Öttürücü."

"İbrahim: Simitçi 10 tane simit getir.
Muzaffer: Niye 10 tane söylüyorsun ? Siz yemiyecek misiniz ?"

"Gardiyan: Siz Dev-Yol musunuz ?
İbrahim: Hayır; biz bok yoluna gittik."

Kesinlikle Türk komedisinin en başarılı filmlerinden biri... İyi ki varsın Ferhan Şensoy, varol...


Puanlama: Pardon filmi replikleri dilimize dolanmış, sokak ağzını kullanırken esprilerimizde daima yararlandığımız ve yardığımız şahane diyaloglara sahip. Ferhan Şensoy'un kaleminden böyle iş çıkar! Ancak açık konuşursam tiyatrosunu filminden daha hoş buldum. Tiyatro tadını veremese de izlediğim en başarılı Türk trajikomik filmi. Gerçek hikayeye dayanması ise apayrı tat katmış..



Her Şey Çok Güzel Olacak



Başrolleri Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson'un paylaştığı, 98 yapımı, bu güzeller güzeli film için Cem Yılmaz'ın en iyi filmi diyebilirim. Çünkü komedi, güldürüden de öte, aldatılmaya, yalnızlığa, yıllarca karşılık bulunmayan sevgilere ve daha nice hislere uzanacak kadar geniş bir duygu yelpazesi var bu filmin...

Vikipedi bilgisi her ne kadar "Güldürü Filmi" tanımıyla yetinse de işin aslı Her Şey Çok Güzel Olacak'ı izlerken ağladığım dakikalar bolca... Hem de öyle anlar ki.. Hiç beklenmeyen anda çıkıveriyor, otomobilde yolculuk yaparken dibine kadar açık camdan pöfür pöfür, arka koltuktaki yolcunun suratını tokatlayan rüzgar gibi çarpıyor seyirciyi. Altan ve Nuri her şeyden habersiz, uçarak girdikleri baba evinde şok oluyor. Kapıda bir yığın ayakkabı, kadın ayakkabıları.. İçeride teyzeler, toplu halde ayrılıyorlar evden.. Evet, iki kardeşin de o yıllarda asla duygularını gösteremediği, bir kere olsun huzurla sarılamadığı, halbuki canlarından çok sevdikleri babaları, Çamlı Kardeşler, Bodrum'da, orada burada gezerken hayata gözlerini yummuş... Filmin en sulu, en umursamaz karakteri Altan yok mu Altan. Gözyaşları sel oluyor, acıyla ve pişmanlıkla ağlıyor "Babam nasıl ölür?!" diye.. Ama çoktan baba yolculuğa çıkmış..(İçim titredi, duygu bulantısı geçiriyorum yine. Ağladıktan ve üstüme bir şeyler aldıktan -belki bir de ocağı yakar, çay suyunun altını açarım.- sonra devam edeceğim...)

Nuri ise yatıştırıyor kardeşini, "hayat bu be oğlum.. Birileri doğacak birileri de ölecek." diyor sakin sakin. Altan'ın yaşadığı şey aslında hepimizin korkularından birinin patlamış hali. Annemizi, babamızı, kardeşimiz, dostumuzu kısacası sevdiklerimizi kaybetmekten korkuyor, onları her şeyden sakınıyor, tekrar tekrar sarılmak istiyor ama beceremiyor, bazı geceler uykusuz kalıp usul usul ağlıyoruz. Aklımızdan çıkarıyoruz bu endişemizi sonra, başka şeylerle meşgul ediyoruz zihnimizi. Hep unutmak istiyoruz bu korkuyu. Hiç ölmesinler, önce biz gidelim de sonra onlar ölsün istiyoruz... Ama hayat bu ya, Altan'ın piyangosunun bir gün bize vurmayacağından ne kadar eminiz ki... İşte bu fikirler içimde bir ukte, bulantılar akabinde de acılar yaşatıyor. Ruhumu kıvrandırıyor... Ah be içsem de bi cigara yaksam şuna...

Altan paraları yanınca çaresizce, hıçkırıklarla nasıl ağlıyor.. Sonunda eve çiçeklerle, mutluca dönüp karşısında en yakın dostuyla karısını görünce nasıl kuduruyor "Siz bunu bana nasıl yaparsınız!" diye şaha kalkıyor...

Belki de film nostaljiden bir şeyleri bize yaşattığı (girişte koskoca telsim yazıyor!) için bu kadar duygulanıyoruz. Çünkü biz geçmişimize çok düşkünüz... Anıları çöpe atmıyoruz...

Ama Nuri'nin Altan'a ne kadar soğuk dursa da zor anda çat diye çıktığını, koskoca mafyaya kafa attığını, Altan'ın bir yanlış anlaşılma eseri Nuri dayak yiyecekken masadan fırlayışını ve daha birçok kardeşçe hareketi görünce içimiz kıpır kıpır oluyor. Kardeşlik bu işte! Aran açılsa da zarar görmesine kıyamıyorsun ya...

Sıra bize ne zaman gelir, biz ne zaman gülümseriz bilemiyoruz be Altan.. Buna rağmen umutluyuz. Her şey çok güzel olacak Altan...

Beni bu duygu krizlerine soktuğu ve hayatımdaki en iyi filmlerden birini izlediğimi düşündürdüğü için Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson'a teşekkürler... İyi ki varsınız güzel insanlar...-Alp

Unutmadan filmin çok güzel, adamı kendinden geçiren bir soundtracki var. https://youtu.be/ietkI6h4dNM
Yine her zaman yaptığı gibi gece gece duygulandırdığı, off çektirdiği için Ospir Reyiz osbiretta'ya teşekkür ediyorum...

Puanlama:Ben bu blogu bu yazımla başlattım ve bundan çok memnunum. Her şey çok güzel olacak Cem Yılmaz'ın en sevdiğim filmi oldu çünkü kuru espri yoktu sadece, duygusal yönden de çok ağır tokatlar atıyordu izleyiciye... Cem Yılmaz sevmeyenlerin bile bu filmi izleyebileceğini düşünüyorum.