1 Ağustos 2017 Salı

Planlar Planlar...

Selam.

Uzun süredir yoktum buralarda baya aksattım yazıları...

Doğrusu yazmaya pek vakit bulamadığım günlerdeyim. Saat gecenin üçüne kadar ders çalıştığım ardından yatağa girdiğim ama uyumamın da beşi bulduğu kafa olarak da, beden olarak da fazla meşgul günler geçiriyorum diyebilirim...

Bu temponun sebebine gelirsek kısaca, sıkmadan anlatacağım: normalde bu sene üniversiteli olacaktım fakat gönlüm tıp fakültesinde okumaktan yana olduğundan bir sene daha sınava hazırlanıp şansımı tekrar denemeyi kabul ettim. Dolayısıyla LYS'den bir gün sonra başladım ders çalışmaya ve dolu dolu, programlı olarak.

Sadece tıp okumayı değil aynı zamanda İzmir'i kazanmayı istiyorum.

Neden mi?

İnsanın hayatına çok kıymetli biri girdi mi onun mutluluğu için her şeyi göze aldığından.:) O kişi uğruna herhangi bir konuda fedakarlıkta bulunmanın o kişinin mutluluğuna açılan bir kapı olduğunu bildiğimden... O kişi kim olduğunu çok iyi biliyor ama tahminen bu blog'dan habersiz. Yani bu yazıyı okuyamıyor...

 Sadede geleyim. Bir süre bu blogu böyle yetim bırakacağım. Ancak bu süre boyunca aklım hiç boş durmayacak. Kitap okumaya, film izlemeye devam edeceğim ama o konularda olan inceleme yazılarını hazırlarken fazla titiz davrandığım için yazmaya vakit ayıramayacağım...

Ama içimdekileri de boşaltmam, yükten kurtulmam gerek bir şekilde değil mi?

İşte bu bir sene sürecek zaman diliminde de fikir yazılarımı, sitemlerimi, siyasi yergilerimi, eleştirilerimi, tarihi araştırmalarımı ve en önemlisi cehalet karşıtı düşüncelerimi yazacağım. Zaman zaman sinirli yazacağım, kalemim keskin ve dilim sert olacak; zaman zaman okşar gibi yazacağım ancak bu blogu kirletmeyeceğim, bu blogu ilgi alanının dışına çıkarıp düzeni bozmayacağım. Yani başka bir blog'da yazacağım bu süre boyunca.

Tabi ki bu blogda olduğu gibi tek bir alana sıkışmayacağım, her telden yazacağım kısacası. Tabi ağırlık bahsettiğim konular olacak ama onların da dışına çıkacağım zaman zaman her konuya dalacağım hatta bu blogda yer alan incelemeleri bile kullanacağım...

Bir senenin sonunda buraya geri döneceğim ve tekrardan yazmaya koyulacağım. Hem bu bir senede hitabetim ve fikirlerim bu seneye göre daha olgun olacak. Yani bu yıl olanlardan daha kaliteli içerikler çıkarabileceğim. Hatta belki de blogun kalitesini düşürüyorlar diye bazı yazılarımı bile sileceğim.;)

Bu sıkıntılı zamanlarda kullanacağım bu blogu açtım. Henüz sıfır model. Ne tasarımı var ne de herhangi bir yazı. Ancak bu hafta içinde bol bol öfkeli zamanlar geçireceğim için birçok yazı yazmış olacağım hafta sonuna kadar. Belki de günlüğe dönecek blog, kim bilir? Belki de siz tıklayana kadar çoktan birkaç yazı eklenmiş bile olacak...

Diyeceğim o ki bu bir sene boyunca yazılarımı takip etmek isteyen, iki üç kelam etmek isteyen falan olursa https://amoralistyazar.blogspot.com.tr/ adresine gelebilir. Orası bir sene boyunca güncel olacak elimden geldiği kadar.

Sizi de bekliyorum tabi ki aha tekrar veriyorum linki gözden kaçırmış olan varsa diye:
https://amoralistyazar.blogspot.com.tr/

Bir yıl sonra görüşmek üzere :))

1 Haziran 2017 Perşembe

BFBKBŞBDBO #1

Birçok blogger'ın belli aralıklarla bir film, bir kitap, bir şarkı önerdiğini gördüm ve ben de bu içeriğe biraz daha yüklenip bir dizi ve oyun da önermek istedim ve "Böyle belli aralıklarla yayınlayacağım bir seri oluşturayım en iyisi" dedim. Bundan sonra her ay "BFBKBŞBDBO" başlığıyla önerilerde bulunmaya çalışacağım. 

En iyisi başlıktaki sırayı takip edelim, film ile başlayalım yazıya:



Bu ay ikinci kez izlediğim, özünde salt aksiyon gibi görünse de üstüne biraz kafa yorunca tonlarca mesaj çıkarabileceğiniz Natural Born Killers'ı şiddetle tavsiye ediyorum. Birbirlerine sırılsıklam aşık olan Mickey ve Mallory ikilisi birbirlerine karşı besledikleri duyguları başka insanlara sebepsiz şiddet uygulayarak beslemektedir. Bu şiddet herhangi bir yaşa, cinsiyete, sebebe bağlı değildir amaç sadece masum insanlara kan kusturmaktır. Mickey'e göre şiddet, Tanrı'nın insana yaratılışından itibaren kullanması için bahşettiği önemli bir unsurdur ve doğa hiçbir şekilde şiddetten bağımsız olamaz.. Bu şekilde işledikleri birtakım cinayetlerden sonra enselenen çift hapse girer ve burada medyanın ilgi odağı haline gelirler, medya yüzünden insanlar ve mahkumlar ikiliyi ilahlaştırmaya başlar. Medya bu röportajları, belgeselleri ile katilleri güçlendirir ve bir anda güçlü bir canavar yaratıverir. Hikayesi böyle yavaşlamak bilmeyen, aksiyon ve kan dolu bir olay örgüsünü işliyor. Ancak film aslında yalnızca şiddeti göstermiyor, içerdiği sembollerle ölümden sonraki yaşama, insanlığın ne kadar zararlı olduğuna, beyaz erkeğin kızılderilileri katlettiğine patır patır göndermeler yapıyor. 

Örneğin Mickey'in yerliyi vurması şu anki ABD halkının başını çeken beyaz erkeğin Amerika kıtasına girişiyle hiçbir suçu, zararı olmayan aksine doğaya her türlü yatırımda bulunan yerli halkı hunharca katledişine; filmdeki yılan ögesi dinlerdeki yılanın anlamlarına; ilk dakikalardan çalmaya başlayan Leonard Cohen şarkısı "the future" ile insanlığın dünyada en çok kendi türünden bireyleri öldürdüğüne yaptığı göndermelerle izleyicinin bilinç altına arka arkaya, hafif hafif tokatlar iniyor. Bunun haricinde filme aksiyondan ziyade romantik film diyebiliriz aslında. Çünkü film içerdiği şiddet sahnelerinden daha çok sonsuza dek süreceğine inanılan bir aşk hakkında.

Bir de Tarantino mevzusu var NBK'ın. Şöyle ki Tarantino'nun öyküyü yazdığı bu film Oliver Stone tarafından yönetiliyor ve Tarantino'nun aklından geçen birçok sahne filme dahil edilmiyor. Örneğin filmin son sahnesi Tarantino'ya göre bambaşka olacakken Oliver Stone daha fazla uğraşmadan son sahneyi kestirip atıyor. Quentin Tarantino'nun sunduğu alternatif son mevcut sondan çok daha güzel ve gerçekçi dursa da bu hali için de fena denemez. 

Filmden daha çok bahsedemiyorum çünkü şu saniyeden itibaren hakkında yazacağım en ufak satır dahi spoiler içerikli olacak. O zaman filmi önermemin hiçbir anlamı kalmayacak. Sadece filmin şu efsane girişini ve arka plandaki halk ozanı Cohen'in insanlığa lanet ettiği şarkının sözlerinin "mealini" paylaşacağım:



Mahvolmuş gecemi geri verin bana
Aynalı odamı, gizli hayatımı
Burada çok yalnızım
İşkence edecek kimse kalmadı
Yaşayan her ruh üzerinde
Mutlak kontrolü verin bana
Ve sen, bebek, uzan yanıma
Bu bir emirdir!
Kokain ve anal seks verin bana
Kalan tek ağacı sökün
Kültürünüzdeki deliğe sokun
Berlin duvarını geri verin bana
Stalin’i de verin Aziz Paul’u da
Geleceği gördüm, kardeşim
Katliam…
Aletler kayacak her yönde
Ölçebileceğin bir şey kalmayacak
Hiçbir şey kalmayacak
Dünyada bir kar fırtınası
Eşiği aşmış geçmiş
Ve ruhun düzenini
Altüst edip gitmiş
“Tövbe et, tövbe et” dediklerinde
Merak ediyorum, ne vardı akıllarında?
“Tövbe et, tövbe et” dediklerinde
Merak ediyorum, ne demek istiyorlardı acaba?
Sen beni rüzgârdan falan tanımazsın
Ne tanıyacaksın ne de tanıdın
Ben şu Kitabımukaddes’i yazan
Küçük Yahudiyim
Uluslar gördüm, yükseldiler ve çöktüler
Öykülerini dinledim, hem de hepsinin
Ama aşk, kurtuluşun tek yolu
Şu aciz kulunuza emredildi ki
Açık konuş, soğuk konuş:
Bitti, yürümüyor artık
Ve şimdi cennetin tekerlekleri duruyor
İblisin kamçısı hissediliyor
Geleceği hazır olun:
Katliam.
Aletler kayacak
Batı’nın eski kanunları çiğnenecek
Özel hayatın aniden patlayacak
Peşinde gölgeler
Yollarda yangınlar olacak
Beyaz adam dans ederken
Baş aşağı asılmış bir kadın göreceksin
Düşen elbisesi kapatmış suratını
Etrafında dandik şairler toplanmış
Kendilerini Charlie Manson sanıyorlar
Ve beyaz adam dans ediyor
Berlin duvarını geri verin bana
Stalin’i de verin Aziz Paul’u da
İsa’yı verin bana
Hiroşima da olur ama
Hadi, bir fetüs daha yok edin
Çocukları sevmiyoruz zaten
Geleceği gördüm, bebeğim:
Katliam.
Bir şeyler kayacak
“Tövbe et, tövbe et” dediklerinde


----------------

Şimdi kitaba geçelim.



Blogta yazarken hiç bahsetmesem de beni tanıyanların biraz da olsa bileceği bir Dostoyevski hayranlığım var. Bu yüzden kimi kitaplarını yakın zamanda ikinci defa okuyorum. Farkettim de her yeni okuyuşumda bir öncekinde hiç göremediğim, ilgilenmediğim, hatta önemsiz bulduğum çok çok önemli detaylar buluyorum.

Ecinniler belki de Dostoyevski'nin yazmış olduğu en agresif ve kafa yoran romanıdır.

Gençliğinde ateizmi doruğunda yaşamış, komünizmi desteklemiş, Sibirya'ya sürülüşünün ardından tüm bunlardan pişman olmuş ve kendini dine vermiş, fanatizmin ne kadar iğrenç bir şey olduğunun farkına varmış, sürgünden dönüşünde de olgunlaşan fikirleriyle, mufazakar bir havayla birçok eser yazmış Dostoyevski, Ecinniler'i de bu dönemde yazıyor ve romanda sosyalizm, nihilizm, ateizm, bolşevizm gibi düşüncelerin Rusya ve Rus halkı üzerinde nasıl bir etki bıraktığını, kendini buram buram gösteren muhafazakar düşünceyle bu akımların halk ve kültür üzerindeki tahribatını işliyor.

Kitap bir yandan da Turgenyev tarafından yazılmış Babalar ve Oğullar'a bir karşı savaş niteliğinde.

Turgenyev'in ateist ve halkı ezici görüşlerine kafa tutmak, Turgenyev'in savunduğu Avrupaya açılmacı tutum yerine Panslavist bir görüşü, her ulusun kendi öz benliğinde var olduğunu, bu ulusal benliğin milletlerin kendi tanrılarını oluşturduğunu savunduğunu dile getirmek amacıyla yazıldığı düşünülebilir.

----------------

Seçtiğim şarkı doğduğum ve şu an yaşadığım bölgenin çok hoş bir türküsü. Şu sıralar Türk halk müziğine sardığımdan bu türkü de vazgeçilmezlerim arasında. 




----------------

Gelelim diziye.



Son zamanlarda isminden çok bahsedilen, youtube'da reklamlarda sürekli karşınıza çıkan bir dizi aslında 13 Reasons Why. Birçok insan tarafından teenager diye hor görülmekte, yönetmen kadrosundaki benim de zerre haz etmediğim Selena Gomez isminden ötürü hakkı yenen bir dizi. Açıkçası ben ilk bölümden itibaren birçok sahnesinde göz yaşlarıma hakim olamadım, iç geçirdim. 13 Reasons Why Hannah Baker isimli, 17 yaşındaki bir lise öğrencisinin neden intihar ettiğini işliyor. 13 farklı sebep ve bu sebeplerin Hannah tarafından özetlendiği kasetler var ve bu kasetleri intihardan sorumlu olan, kasetlerde bahsi geçen isimlerin teker teker dinlemesi, olayları öğrenmesi gerek.

Dizi lise ortamında geçtiğinden, lise sorunlarına bolca yer verdiğinden ötürü teenager izlenimi yaratabilir ancak o sahneler dışında benimle aynı duyguları derinden paylaşacağınızı düşünüyorum. Sıkıcı bulursanız bırakırsınız ama bir şans verin, ön yargılarınızı kapıda bırakıp da izlemeyi deneyin bence.

----------------

Ve oyun..

Aslında bahsedeceğim oyun çıktığı zamanlar çok yankı uyandırmış, ben dahil birçok insanın hoşuna gitmeyecek şeyler içerdiği düşünüldüğünden oynanmamış hatta desteklenmemiş bir yapım.

Battlefield 1.

Battlefield 1, 1.dünya savaşını işliyor ve haliyle oyunda Osmanlı da yer alıyor. Çanakkale cephesi ve Lawrence de oyunda geçen konulardan. Çıktığı zamanlar ben oyunun tamamen İngiliz propagandası içerikli olduğunu, Türk düşmanlığı yaptığını düşünüyordum bu yüzden de oyunu kınadım. 

Ancak geçenlerde bir lets play videosunda dayanamayıp Çanakkale cephesi bölümünü izledikten sonra durumun sandığım gibi Türk düşmanlığı olmadığını, aksine İngilizlerin Anzakları ve sömürgelerini piyon gibi savaşa sürdüğünü, savaşın ne kadar kötü ve korkutucu olduğunu gösterdiğini öğrendim. 

Evet, oyun savaş karşıtı bir yapım ve Çanakkale cephesinde de tarihle uymayan (silahlar ve teknoloji dışında) bir unsur yok. Anzaklar Türk topçularını geçemiyor ve İngiltere de korkakça geri çekiliyor. Türkler kahramanca savundukları Gelibolu'yu ne pahasına olursa olsun vermiyorlar. 

Beni senaryodan çok atmosferin etkilediğini söyleyebilirim. Türk askerleri Türkçe konuşuyor, boğaz duman içinde, her yer kapkara dumandan, isten, kandan ve cesetlerden göz gözü görmüyor. Oyun atmosferi savaştaki çaresizliği, korkunç atmosferi birebir yaşatıyor kısacası... O ruh hali, buhran hiçbir şekilde tasfir edilemez. Gerçekten süngü hücumuna geçecekmiş gibi geriyor ve bunaltıyor oyuncuları. Savaşın ne kadar kötü olduğunu dakika dakika gözler önüne seriyor...

Ben Lawrence görevlerinden pek memnun kalmadım, taraflı ve Osmanlı aleyhine propaganda içerikli buldum bu sebeple oyunu oynamamakta kararlıyım ancak o savaş atmosferinin gerçekçiliğini yaşamak isteyenler için şöyle bir Lets play videosu paylaşıyorum:




----------------

Bu serinin ilk bölümünde yazacaklarım bu kadar. Görüşmek üzere :)

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Ufak bir duyuru gibi bir şey



Sonunda, neredeyse iki senedir sonunu görmeyi beklediğim, beklemekten deliye döndüren Ekşi Sözlük'teki çaylak onay listesi derdinden kurtulmuş bulunmaktayım. Takip etmek, yazdıklarımı ve yazacaklarımı okumak isteyen olursa hesap adresim:
https://eksisozluk.com/biri/kendi-yalnizliginda-bogulan-yazar
Badilerim bomboş, ekleyecek varsa beklerim :)

ve tabi ki bloggerı bıraktığım falan yok. Bir süre blogta yayınlayacak değere sahip olduğunu düşündüğüm yazılar yazamayacağım sadece. Çünkü bu blogta yayınladıklarım oldukça önemli benim için. Üstünkörü ve kalitesiz yazılar yazmak istemiyorum ve bir süredir özel bir proje üstünde çalışıyorum. Şu an bilgi vermeyeceğim çünkü sürpriz. Ama eminim birçoğunuzun çok seveceği ve keyif alacağı bir şey olacak ve sizin de kontrolünüz olacak bu sürprizde. Şu an gizli tuttuğum için ne olduğunu söylemiyorum aksi takdirde sürprizin bir anlamı kalmaz! Beklemede kalın ;) Bu süre boyunca zaman zaman ekşi de ve uludağ sözlük'te (oradaki hesabım:https://m.uludagsozluk.com/u/hicbitmeyenakbil/) yazmaya devam edeceğim. Oralardan takip edebilirsiniz bahsettiğim sürprizi size açıklamaya hazır olduğum zaman gelinceye kadar...

27 Nisan 2017 Perşembe

Başlıksız.


Dün hayatımın en berbat günüydü. Yaşadığım travma yüzünden uykusuz bir gece geçirdim. Keşke hiç yaşanmamış bir gün olsaydı... Bu okuduklarınızdan sonra baya ağır bir şey bekliyor olabilirsiniz. Size göre sandığınız kadar ağır olmayabilir de. Ama ben dün saatlerce, çaresizce ağladım. Ağladım.. Sadece ağladım...


Neredeyse beş senelik muhabbet kuşumun dün, gözlerim önünde can verişini an be an seyrettim. Çok acı çekti, ağlar gibi sesler çıkardı. Belki de cidden ağlıyordu. Yüreğim paramparça oldu. Ona son bir kez dokunmak, o tüylü kafasına bir öpücük kondurmak için neler vermezdim. Önce taş kesti, hareketsiz kaldı. Sonra yığıldı ve sonsuzluğa uçtu...

Annem acı çekerken kucağına almıştı. Hepimiz öleceğini biliyorduk artık. Annemin kuşla konuşması aklıma öyle kazındı ki... "Gidiyor musun sen? Biz seni çok sevdik. Uç, daha fazla canın yanmasın." O sözlerinden sonra birkaç dakika daha durdu öyle. Soluk alışverişi çok hızlıydı ve titriyordu. Veterinerin verdiği ilaç ise hiçbir fayda etmemiş aksine daha da sersemleşmesine yol açmıştı. Yavaş yavaş kalbi durdu, gözleri kapandı ve uykuya daldı... Bu an hayatımın en kötü anılarından biri oldu. Belki de direkt en kötüsü. Kafesinde, gözleri kapalı ve ayakları kırık haldeki yatışını gördüğümde aklıma daha bir hafta önce ne kadar hareketli, bıcır bıcır olduğu geldi. Duramadım ve sadece ağladım. Yığılmış bedenini o halde gördükçe ağlıyordum. Daha dün bizle konuşan kuş gitmiş miydi aniden?

Geldiği zamanları unutamıyorum. Bundan beş sene evvel. Ortaokuldayım. Lise sınavlarına hazırlanıyorum. Derken taşındık, onu da yanımıza aldık. Kütahya'ya geldik, onunla yeni eve geçtik. Dokuzuncu sınıfta ondan ayrı kaldım bir dönem. Yurtta kalıyordum.. Ne zaman eve dönsem pırpır oluyor, beraber oyunlar oynuyorduk. Daha sonra okul değiştirdim, evime döndüm. Bu değişiklikle beraber hayatımın en yalnız geçecek üç buçuk senesine ilk adımlarımı attım. Okulda hiç arkadaş edinmedim. O kadar stresliydim, tedirgindim ki kimseyle samimi olamıyordum. Ailem dışında kimsem yoktu. Yapayalnızdım. O da benden farksızdı. Tüm gün aynadaki görüntüsüyle sohbet ediyor, televizyona eşlik ediyordu. Belki de bu yüzden çok kolay anlaştık. İkimiz de çok yalnızdık.. Beraber şarkılar dinledik, o her ezgide şarkıya eşlik etti. Konuştuk, belki de onlarca kelimeyi öğrettik. Derken o gün geldi.. O sonsuza dek gitti, ben yine yalnız kaldım...

Artık Polyushka Polye dinleyemiyorum, açamıyorum in my sword, i trust'ı. Çünkü hepsi beraber dinlediğimiz şarkılardı bu yüzden hepsi bana onu hatırlatıyor. Kader arkadaşımı kaybettim resmen, çığlıkları karşısında can verişini görmekten başka hiçbir şey yapamadım...

Ve yıkılmayan güzel kuş o gün yığıldı...

Ölü fotoğrafçılığını çok saçma bulurdum. Hangi akılla yaptırıyorlarmış böyle bir şeyi, derdim. Ama o insanları anladım. Son bir hatıra kalsın istiyordum, onu unutmamak istiyordum. Bu yüzden o yorgun bedeninin fotoğrafını çektim, onu gömülmek üzere babama teslim ettim... O an sadece ağladım. Hiçbir şey gelmiyor elimden diye yalnızca ağladım. Annemin göz yaşlarını, kardeşimin ağlamasını, babamın telefonda gizlemeye çalıştığı ama başaramadığı sesindeki hüznü çok iyi farkettim... Tıpkı rezervuar köpeklerinin son sahnesi gibiydi. Arkadaşım ölürken yanında durabildim sadece...



Görüşmek üzere Timuçi, seni asla unutmayacağım...