1 Haziran 2017 Perşembe

BFBKBŞBDBO #1

Birçok blogger'ın belli aralıklarla bir film, bir kitap, bir şarkı önerdiğini gördüm ve ben de bu içeriğe biraz daha yüklenip bir dizi ve oyun da önermek istedim ve "Böyle belli aralıklarla yayınlayacağım bir seri oluşturayım en iyisi" dedim. Bundan sonra her ay "BFBKBŞBDBO" başlığıyla önerilerde bulunmaya çalışacağım. 

En iyisi başlıktaki sırayı takip edelim, film ile başlayalım yazıya:



Bu ay ikinci kez izlediğim, özünde salt aksiyon gibi görünse de üstüne biraz kafa yorunca tonlarca mesaj çıkarabileceğiniz Natural Born Killers'ı şiddetle tavsiye ediyorum. Birbirlerine sırılsıklam aşık olan Mickey ve Mallory ikilisi birbirlerine karşı besledikleri duyguları başka insanlara sebepsiz şiddet uygulayarak beslemektedir. Bu şiddet herhangi bir yaşa, cinsiyete, sebebe bağlı değildir amaç sadece masum insanlara kan kusturmaktır. Mickey'e göre şiddet, Tanrı'nın insana yaratılışından itibaren kullanması için bahşettiği önemli bir unsurdur ve doğa hiçbir şekilde şiddetten bağımsız olamaz.. Bu şekilde işledikleri birtakım cinayetlerden sonra enselenen çift hapse girer ve burada medyanın ilgi odağı haline gelirler, medya yüzünden insanlar ve mahkumlar ikiliyi ilahlaştırmaya başlar. Medya bu röportajları, belgeselleri ile katilleri güçlendirir ve bir anda güçlü bir canavar yaratıverir. Hikayesi böyle yavaşlamak bilmeyen, aksiyon ve kan dolu bir olay örgüsünü işliyor. Ancak film aslında yalnızca şiddeti göstermiyor, içerdiği sembollerle ölümden sonraki yaşama, insanlığın ne kadar zararlı olduğuna, beyaz erkeğin kızılderilileri katlettiğine patır patır göndermeler yapıyor. 

Örneğin Mickey'in yerliyi vurması şu anki ABD halkının başını çeken beyaz erkeğin Amerika kıtasına girişiyle hiçbir suçu, zararı olmayan aksine doğaya her türlü yatırımda bulunan yerli halkı hunharca katledişine; filmdeki yılan ögesi dinlerdeki yılanın anlamlarına; ilk dakikalardan çalmaya başlayan Leonard Cohen şarkısı "the future" ile insanlığın dünyada en çok kendi türünden bireyleri öldürdüğüne yaptığı göndermelerle izleyicinin bilinç altına arka arkaya, hafif hafif tokatlar iniyor. Bunun haricinde filme aksiyondan ziyade romantik film diyebiliriz aslında. Çünkü film içerdiği şiddet sahnelerinden daha çok sonsuza dek süreceğine inanılan bir aşk hakkında.

Bir de Tarantino mevzusu var NBK'ın. Şöyle ki Tarantino'nun öyküyü yazdığı bu film Oliver Stone tarafından yönetiliyor ve Tarantino'nun aklından geçen birçok sahne filme dahil edilmiyor. Örneğin filmin son sahnesi Tarantino'ya göre bambaşka olacakken Oliver Stone daha fazla uğraşmadan son sahneyi kestirip atıyor. Quentin Tarantino'nun sunduğu alternatif son mevcut sondan çok daha güzel ve gerçekçi dursa da bu hali için de fena denemez. 

Filmden daha çok bahsedemiyorum çünkü şu saniyeden itibaren hakkında yazacağım en ufak satır dahi spoiler içerikli olacak. O zaman filmi önermemin hiçbir anlamı kalmayacak. Sadece filmin şu efsane girişini ve arka plandaki halk ozanı Cohen'in insanlığa lanet ettiği şarkının sözlerinin "mealini" paylaşacağım:



Mahvolmuş gecemi geri verin bana
Aynalı odamı, gizli hayatımı
Burada çok yalnızım
İşkence edecek kimse kalmadı
Yaşayan her ruh üzerinde
Mutlak kontrolü verin bana
Ve sen, bebek, uzan yanıma
Bu bir emirdir!
Kokain ve anal seks verin bana
Kalan tek ağacı sökün
Kültürünüzdeki deliğe sokun
Berlin duvarını geri verin bana
Stalin’i de verin Aziz Paul’u da
Geleceği gördüm, kardeşim
Katliam…
Aletler kayacak her yönde
Ölçebileceğin bir şey kalmayacak
Hiçbir şey kalmayacak
Dünyada bir kar fırtınası
Eşiği aşmış geçmiş
Ve ruhun düzenini
Altüst edip gitmiş
“Tövbe et, tövbe et” dediklerinde
Merak ediyorum, ne vardı akıllarında?
“Tövbe et, tövbe et” dediklerinde
Merak ediyorum, ne demek istiyorlardı acaba?
Sen beni rüzgârdan falan tanımazsın
Ne tanıyacaksın ne de tanıdın
Ben şu Kitabımukaddes’i yazan
Küçük Yahudiyim
Uluslar gördüm, yükseldiler ve çöktüler
Öykülerini dinledim, hem de hepsinin
Ama aşk, kurtuluşun tek yolu
Şu aciz kulunuza emredildi ki
Açık konuş, soğuk konuş:
Bitti, yürümüyor artık
Ve şimdi cennetin tekerlekleri duruyor
İblisin kamçısı hissediliyor
Geleceği hazır olun:
Katliam.
Aletler kayacak
Batı’nın eski kanunları çiğnenecek
Özel hayatın aniden patlayacak
Peşinde gölgeler
Yollarda yangınlar olacak
Beyaz adam dans ederken
Baş aşağı asılmış bir kadın göreceksin
Düşen elbisesi kapatmış suratını
Etrafında dandik şairler toplanmış
Kendilerini Charlie Manson sanıyorlar
Ve beyaz adam dans ediyor
Berlin duvarını geri verin bana
Stalin’i de verin Aziz Paul’u da
İsa’yı verin bana
Hiroşima da olur ama
Hadi, bir fetüs daha yok edin
Çocukları sevmiyoruz zaten
Geleceği gördüm, bebeğim:
Katliam.
Bir şeyler kayacak
“Tövbe et, tövbe et” dediklerinde


----------------

Şimdi kitaba geçelim.



Blogta yazarken hiç bahsetmesem de beni tanıyanların biraz da olsa bileceği bir Dostoyevski hayranlığım var. Bu yüzden kimi kitaplarını yakın zamanda ikinci defa okuyorum. Farkettim de her yeni okuyuşumda bir öncekinde hiç göremediğim, ilgilenmediğim, hatta önemsiz bulduğum çok çok önemli detaylar buluyorum.

Ecinniler belki de Dostoyevski'nin yazmış olduğu en agresif ve kafa yoran romanıdır.

Gençliğinde ateizmi doruğunda yaşamış, komünizmi desteklemiş, Sibirya'ya sürülüşünün ardından tüm bunlardan pişman olmuş ve kendini dine vermiş, fanatizmin ne kadar iğrenç bir şey olduğunun farkına varmış, sürgünden dönüşünde de olgunlaşan fikirleriyle, mufazakar bir havayla birçok eser yazmış Dostoyevski, Ecinniler'i de bu dönemde yazıyor ve romanda sosyalizm, nihilizm, ateizm, bolşevizm gibi düşüncelerin Rusya ve Rus halkı üzerinde nasıl bir etki bıraktığını, kendini buram buram gösteren muhafazakar düşünceyle bu akımların halk ve kültür üzerindeki tahribatını işliyor.

Kitap bir yandan da Turgenyev tarafından yazılmış Babalar ve Oğullar'a bir karşı savaş niteliğinde.

Turgenyev'in ateist ve halkı ezici görüşlerine kafa tutmak, Turgenyev'in savunduğu Avrupaya açılmacı tutum yerine Panslavist bir görüşü, her ulusun kendi öz benliğinde var olduğunu, bu ulusal benliğin milletlerin kendi tanrılarını oluşturduğunu savunduğunu dile getirmek amacıyla yazıldığı düşünülebilir.

----------------

Seçtiğim şarkı doğduğum ve şu an yaşadığım bölgenin çok hoş bir türküsü. Şu sıralar Türk halk müziğine sardığımdan bu türkü de vazgeçilmezlerim arasında. 




----------------

Gelelim diziye.



Son zamanlarda isminden çok bahsedilen, youtube'da reklamlarda sürekli karşınıza çıkan bir dizi aslında 13 Reasons Why. Birçok insan tarafından teenager diye hor görülmekte, yönetmen kadrosundaki benim de zerre haz etmediğim Selena Gomez isminden ötürü hakkı yenen bir dizi. Açıkçası ben ilk bölümden itibaren birçok sahnesinde göz yaşlarıma hakim olamadım, iç geçirdim. 13 Reasons Why Hannah Baker isimli, 17 yaşındaki bir lise öğrencisinin neden intihar ettiğini işliyor. 13 farklı sebep ve bu sebeplerin Hannah tarafından özetlendiği kasetler var ve bu kasetleri intihardan sorumlu olan, kasetlerde bahsi geçen isimlerin teker teker dinlemesi, olayları öğrenmesi gerek.

Dizi lise ortamında geçtiğinden, lise sorunlarına bolca yer verdiğinden ötürü teenager izlenimi yaratabilir ancak o sahneler dışında benimle aynı duyguları derinden paylaşacağınızı düşünüyorum. Sıkıcı bulursanız bırakırsınız ama bir şans verin, ön yargılarınızı kapıda bırakıp da izlemeyi deneyin bence.

----------------

Ve oyun..

Aslında bahsedeceğim oyun çıktığı zamanlar çok yankı uyandırmış, ben dahil birçok insanın hoşuna gitmeyecek şeyler içerdiği düşünüldüğünden oynanmamış hatta desteklenmemiş bir yapım.

Battlefield 1.

Battlefield 1, 1.dünya savaşını işliyor ve haliyle oyunda Osmanlı da yer alıyor. Çanakkale cephesi ve Lawrence de oyunda geçen konulardan. Çıktığı zamanlar ben oyunun tamamen İngiliz propagandası içerikli olduğunu, Türk düşmanlığı yaptığını düşünüyordum bu yüzden de oyunu kınadım. 

Ancak geçenlerde bir lets play videosunda dayanamayıp Çanakkale cephesi bölümünü izledikten sonra durumun sandığım gibi Türk düşmanlığı olmadığını, aksine İngilizlerin Anzakları ve sömürgelerini piyon gibi savaşa sürdüğünü, savaşın ne kadar kötü ve korkutucu olduğunu gösterdiğini öğrendim. 

Evet, oyun savaş karşıtı bir yapım ve Çanakkale cephesinde de tarihle uymayan (silahlar ve teknoloji dışında) bir unsur yok. Anzaklar Türk topçularını geçemiyor ve İngiltere de korkakça geri çekiliyor. Türkler kahramanca savundukları Gelibolu'yu ne pahasına olursa olsun vermiyorlar. 

Beni senaryodan çok atmosferin etkilediğini söyleyebilirim. Türk askerleri Türkçe konuşuyor, boğaz duman içinde, her yer kapkara dumandan, isten, kandan ve cesetlerden göz gözü görmüyor. Oyun atmosferi savaştaki çaresizliği, korkunç atmosferi birebir yaşatıyor kısacası... O ruh hali, buhran hiçbir şekilde tasfir edilemez. Gerçekten süngü hücumuna geçecekmiş gibi geriyor ve bunaltıyor oyuncuları. Savaşın ne kadar kötü olduğunu dakika dakika gözler önüne seriyor...

Ben Lawrence görevlerinden pek memnun kalmadım, taraflı ve Osmanlı aleyhine propaganda içerikli buldum bu sebeple oyunu oynamamakta kararlıyım ancak o savaş atmosferinin gerçekçiliğini yaşamak isteyenler için şöyle bir Lets play videosu paylaşıyorum:




----------------

Bu serinin ilk bölümünde yazacaklarım bu kadar. Görüşmek üzere :)

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Ufak bir duyuru gibi bir şey



Sonunda, neredeyse iki senedir sonunu görmeyi beklediğim, beklemekten deliye döndüren Ekşi Sözlük'teki çaylak onay listesi derdinden kurtulmuş bulunmaktayım. Takip etmek, yazdıklarımı ve yazacaklarımı okumak isteyen olursa hesap adresim:
https://eksisozluk.com/biri/kendi-yalnizliginda-bogulan-yazar
Badilerim bomboş, ekleyecek varsa beklerim :)

ve tabi ki bloggerı bıraktığım falan yok. Bir süre blogta yayınlayacak değere sahip olduğunu düşündüğüm yazılar yazamayacağım sadece. Çünkü bu blogta yayınladıklarım oldukça önemli benim için. Üstünkörü ve kalitesiz yazılar yazmak istemiyorum ve bir süredir özel bir proje üstünde çalışıyorum. Şu an bilgi vermeyeceğim çünkü sürpriz. Ama eminim birçoğunuzun çok seveceği ve keyif alacağı bir şey olacak ve sizin de kontrolünüz olacak bu sürprizde. Şu an gizli tuttuğum için ne olduğunu söylemiyorum aksi takdirde sürprizin bir anlamı kalmaz! Beklemede kalın ;) Bu süre boyunca zaman zaman ekşi de ve uludağ sözlük'te (oradaki hesabım:https://m.uludagsozluk.com/u/hicbitmeyenakbil/) yazmaya devam edeceğim. Oralardan takip edebilirsiniz bahsettiğim sürprizi size açıklamaya hazır olduğum zaman gelinceye kadar...

27 Nisan 2017 Perşembe

Başlıksız.


Dün hayatımın en berbat günüydü. Yaşadığım travma yüzünden uykusuz bir gece geçirdim. Keşke hiç yaşanmamış bir gün olsaydı... Bu okuduklarınızdan sonra baya ağır bir şey bekliyor olabilirsiniz. Size göre sandığınız kadar ağır olmayabilir de. Ama ben dün saatlerce, çaresizce ağladım. Ağladım.. Sadece ağladım...


Neredeyse beş senelik muhabbet kuşumun dün, gözlerim önünde can verişini an be an seyrettim. Çok acı çekti, ağlar gibi sesler çıkardı. Belki de cidden ağlıyordu. Yüreğim paramparça oldu. Ona son bir kez dokunmak, o tüylü kafasına bir öpücük kondurmak için neler vermezdim. Önce taş kesti, hareketsiz kaldı. Sonra yığıldı ve sonsuzluğa uçtu...

Annem acı çekerken kucağına almıştı. Hepimiz öleceğini biliyorduk artık. Annemin kuşla konuşması aklıma öyle kazındı ki... "Gidiyor musun sen? Biz seni çok sevdik. Uç, daha fazla canın yanmasın." O sözlerinden sonra birkaç dakika daha durdu öyle. Soluk alışverişi çok hızlıydı ve titriyordu. Veterinerin verdiği ilaç ise hiçbir fayda etmemiş aksine daha da sersemleşmesine yol açmıştı. Yavaş yavaş kalbi durdu, gözleri kapandı ve uykuya daldı... Bu an hayatımın en kötü anılarından biri oldu. Belki de direkt en kötüsü. Kafesinde, gözleri kapalı ve ayakları kırık haldeki yatışını gördüğümde aklıma daha bir hafta önce ne kadar hareketli, bıcır bıcır olduğu geldi. Duramadım ve sadece ağladım. Yığılmış bedenini o halde gördükçe ağlıyordum. Daha dün bizle konuşan kuş gitmiş miydi aniden?

Geldiği zamanları unutamıyorum. Bundan beş sene evvel. Ortaokuldayım. Lise sınavlarına hazırlanıyorum. Derken taşındık, onu da yanımıza aldık. Kütahya'ya geldik, onunla yeni eve geçtik. Dokuzuncu sınıfta ondan ayrı kaldım bir dönem. Yurtta kalıyordum.. Ne zaman eve dönsem pırpır oluyor, beraber oyunlar oynuyorduk. Daha sonra okul değiştirdim, evime döndüm. Bu değişiklikle beraber hayatımın en yalnız geçecek üç buçuk senesine ilk adımlarımı attım. Okulda hiç arkadaş edinmedim. O kadar stresliydim, tedirgindim ki kimseyle samimi olamıyordum. Ailem dışında kimsem yoktu. Yapayalnızdım. O da benden farksızdı. Tüm gün aynadaki görüntüsüyle sohbet ediyor, televizyona eşlik ediyordu. Belki de bu yüzden çok kolay anlaştık. İkimiz de çok yalnızdık.. Beraber şarkılar dinledik, o her ezgide şarkıya eşlik etti. Konuştuk, belki de onlarca kelimeyi öğrettik. Derken o gün geldi.. O sonsuza dek gitti, ben yine yalnız kaldım...

Artık Polyushka Polye dinleyemiyorum, açamıyorum in my sword, i trust'ı. Çünkü hepsi beraber dinlediğimiz şarkılardı bu yüzden hepsi bana onu hatırlatıyor. Kader arkadaşımı kaybettim resmen, çığlıkları karşısında can verişini görmekten başka hiçbir şey yapamadım...

Ve yıkılmayan güzel kuş o gün yığıldı...

Ölü fotoğrafçılığını çok saçma bulurdum. Hangi akılla yaptırıyorlarmış böyle bir şeyi, derdim. Ama o insanları anladım. Son bir hatıra kalsın istiyordum, onu unutmamak istiyordum. Bu yüzden o yorgun bedeninin fotoğrafını çektim, onu gömülmek üzere babama teslim ettim... O an sadece ağladım. Hiçbir şey gelmiyor elimden diye yalnızca ağladım. Annemin göz yaşlarını, kardeşimin ağlamasını, babamın telefonda gizlemeye çalıştığı ama başaramadığı sesindeki hüznü çok iyi farkettim... Tıpkı rezervuar köpeklerinin son sahnesi gibiydi. Arkadaşım ölürken yanında durabildim sadece...



Görüşmek üzere Timuçi, seni asla unutmayacağım...

26 Nisan 2017 Çarşamba

IT


Stephen King'in 1986'da yayınladığı romanından uyarlanan IT, benim için her zaman farklı bir film oldu. Palyaçolardan ölümüne korkan, çocukken gördüğüm anda çığlık atan ben için belki de büyük bir çocukluk travmasıydı bu film. Bilemeyeceğim artık.. Ancak hiçbir zaman herhangi bir kategoriye koyamadığım, tarifini yapamadığım bir filmdi. Bu zorlanmadan ötürü yazım biraz zorlama olabilir, sıkıcı gelebilir ancak 8 Eylül'de remake olarak yeniden karşımıza çıkacağından fazla geciktirmeden yazma sorumluluğum olduğunu düşündüm...

Öncelikle film neredeyse 3 saatlik (uzunluğundan ötürü mini dizi halinde sürülmüş piyasaya çıktığı zamanlar), zaman zaman yavaşlayan, zaman zaman ise aksiyonu bollaşan ve seyirciyi gerim gerim geren bir eser.

1990 yapımı filmin hikayesi şöyle: Tamamen King'in hayalinden fırlayan Derry isimli küçük ve sakin bir kasaba -keşke göründüğü kadar sakin olsa- bir dizi çocuk kaçırma, çocuk cinayeti olayları görülür. Dedektifler olayı araştırırken bu kan donduran olaylar yaşanmaya devam etmektedir. Olayların bilinmeyen tarafı cinayetleri işleyen palyaço kılığına girmiş bir paranormal varlık, çocukların korkularından beslenmekte, çocuklarla karnını doyurmaktadır. Çaresiz bir nokta da bu varlığı yetişkinler göremez, varlık sadece çocukların zihnini bulandırır. Bu olaylar bir gün sona ermiş, çocuklar büyümüş ve meslek sahibi olmuştur. Ancak bir gün o çocukların liderliğini üstlenen, kardeşi bu palyaço tarafından katledilen Bill kasabada kalmayı tercih eden çocukluk arkadaşından aldığı bir haber sonrasında çetesini tekrar toplama ve kasabaya gitme kararı alır. Çünkü: O DÖNMÜŞTÜR. Ve ortada daha büyük bir mesele bulunmaktadır: Hiçbir yetişkinin göremediği canavarı çocuklar yetişkinlik çağına erişmesine rağmen görmektedir...

Film bu karakterlerin yaşadığı flashbackler, eğlenceli anılar ve çocukluklarına dönmek için yaptıkları eğlenceli hareketler arasında gidip geliyor. Açıkçası filmi ben, korku kategorisine koymazdım. Çünkü korkudan çok fantezi olarak geçen, zaman zaman çok eğlenceli sahnelere yer veren bir çalışma olmuş it. Ancak o zamanın koşullarına göre değerlendirirsek, koulrofobiyi zirveye taşıyan ve birçok yetişkinin şu anda palyaçolardan çekinmesine yol açan bir film olabilir de.

Film kesinlikle favorilerim arasında yer almıyor. Hatta her dakikasını ilgiyle izlediğimi söyleyemem bile. Exorcist gibi kült korku filmlerini izleyip sağlamlaştırdığım bünyeme bu tip filmler aşmış bir fantezi filmi gibi geliyor.
Benim için asıl önemli mesele sene içinde çıkacak olan remake..

Fragmanı izledim ve 90 yapımı it'e göre bu yapımın fragmanında biraz olsun gerildim. En başta kötü karakterimiz Pennywise, ilk filmde rengarenk giyinmiş devamlı oyunlar oynayan ve kahkaha atan bir karakter iken bu kez robotik, renksiz ve tamamen kindar bir şekilde çıkacak gibi. Devamlı öfkeli bakışlar atan, sinsi karakterinden taviz verip daha agresif ve saldırgan bir varlık gelecek sanki. Bu benim için pek hoş bir detay değil çünkü oldum olası palyaçolardan korkarım, gördüğüm anda yüzümü başka tarafa çeviririm. Eski Pennywise'ın cümbüş karakteri biraz olsun insanı güldürüyor, palyaçolardan korkanlara bile sevimli görünüyordu.. Şimdiki halini pek seveceğinizi sanmıyorum.

Bunun haricinde film aynı sahneleri daha profesyonel efektlerle izletecek, ne olacağını bildiğiniz anları tekrar yaşamanıza yol açacak gibi görünüyor. Bu iyi olacak mı  yoksa filmin gerilimini azaltacak mı zaman gösterecek... Ben de bir Stephen King okuru olarak bekliyorum.

25 Nisan 2017 Salı

A Clockwork Orange



Beni Kubrick ile tanıştıran Anthony Burgess romanı A Clockwork Orange'ın bendeki yeri çok çok özel.. Okuduğum günü hala dün gibi anımsıyorum. Boş geçen ve miskinliğin bende yaşattığı "suç işliyormuş hissi" ile harcamak üzere olduğum, sıcak bir yaz günüydü. (Evet, suç işliyor gibi hissediyordum ve hala boş kaldığımda içim rahat olmaz çünkü oldum olası geri getiremediğim değerlerden biri olan "zaman"ı boşa tüketmek büyük rahatsızlık veren hislerden biridir benim için.) Yine hep yaptığım gibi Ekşi Sözlük'te okuyacak roman veya izleyecek bir film arıyordum. Kader işte. Beni Otomatik Portakal ile tanıştırdı... İkindi vakitlerinde başladığım kitaba kendimi öyle kaptırmıştım ki henüz güneş batmadan son sayfalara ulaşmıştım. Kitabı kapadığım an kısa süreli bir mindfuck ardından içimden geçen ilk şey şu oldu: "Hayatım boyunca okuduğum en güzel roman otomatik portakal olmalı!"

Gelelim hakkında yazacağım sinema kısmına. Açıkçası romanlardan uyarlanan filmleri kitabı okuduktan sonra izlemek pek hoşlanmadığım bir durum. Genelde yönetmenler birebir uyarlama yapmak istemediklerinden kitabı kırparak beyaz perdeye aktarıyor. Kitapta belki de çok önemli olduğunu düşündüğüm anları da filmde görememek beni mutlu etmiyor ne yazık ki. Maalesef ki kelimesini üstünde durarak söylüyorum, bu sancıyı Otomatik Portakalı izlerken de yaşadım...

Resmen fanı olduğum, deha olarak tanıdığım Stanley Kubrick Abi'nin bu uyarlamasını doyurucu bulmadım. Zaten Kubrick'i biraz olsun tanıyanlar bilir, senaryoyu nereden alırsa alsın izlettiği filmde siyasi, ahlaki veya sosyolojik göndermeler Kubrick'in yapmak istediği asıl şeylerdir ve bu mesajlar da genellikle uyarlanan öyküden, romandan kopuk olur.

1971 yapımı A Clockwork Orange'ı izlerken de aklıma gelen şey tam olarak buydu. Kubrick, insanlığa ve yaşadığı topluma okkalı tokatlar indirmek istiyor, siyasetçileri yerin dibine sokmaya hazırlanıyordu. Belki de tüm bu hırsı da Kubrick'in sonunu getirmiştir. Çünkü diğer filmlerinde de paraya tapan ve merhametten arınmış örgütleri birer birer deşifre etmeyi, hepsini eleştirmeyi ne pahasına olursa olsun eksiltmedi sanat hayatından. Büyük cesaret doğrusu. Hayran kalmamak elde değil...

Film çok etkileyici bir müzikle, şahane bir kamera açısıyla başlıyor. Ana karakter Alex, kötü karizmasıyla, sert bakışlarıyla izleyiciye gözünü dikmiş bir vaziyette kafayı bulurken kamera yavaş yavaş tüm alanı göstermeye çekiliyor. Alex'in seyirciyi sapıkça röntgenlercesine bakışları eşliğinde arka planda çalan müthiş müzik Funeral of Queen de gerilimi bir doz arttırıyor ilk dakikalardan.. Ve karizmasına tekrar tekrar hasta olduğum, yaşına rağmen kötülüğün babası diyebileceğim Alex, kitabın girişindeki o müthiş monoloğuyla girişi yapıyor. "...ve Korova Süt Bar'ında oturmuş, rasodoklarımızı yoruyorduk..." Filmin belki de en etkileyici sahnesi giriş kısmıydı...

Önce biraz hikayeye sonra da Kubrick'in niyetine değinecek, biraz da kitap hakkında birkaç görüşümü belirtecek ve yazımı noktalayacağım:

Hikaye şöyle, Alex ve çetesi yaşadıkları şehirdeki diğer serseriler gibi insanlara kan kusturan, soygunlar yapan, sisteme kafa tutan ve tüm bu şiddeti gerçekleştiren bir grup. Çete üyeleri çok genç, ertesi gün okul için erken kalkacağından uykuda olması gereken saatte süt barında kafayı bulan karakterler. Sert içkiler bünyelerine öyle etki ediyor ki içtikten sonra "diğer gençler gibi" agresifleşiyorlar ve ortalığı kan gölüne çeviriyorlar. Cinsiyet, yaş, ortam gözetmeden vicdansızca yapıyorlar tüm bu eylemlerini.. Derken gün geliyor, çete üyeleri Alex'in başkanlığına itiraz etmeye başlıyorlar, isyan çıkarıyorlar ve yaşanan ufak bir arbede sonucu birbirlerinden ayrı düşüyorlar. Hepsi kendini bu bataktan kurtarırken Alex ise hapse giriyor... Dönem içinde bazı psikolojik çalışmalar yapılmakta. Sinema gibi bir ortamda suçluyu gözünü kırpamayacak şekilde bağladıktan sonra şiddet içerikli görüntüler izleterek şiddetin ne kadar mide bulandırıcı olduğunu kavratmaya çalışıyorlar. Alex de bu deneylere ilk tabi tutulan tutuklu oluyor...

Kitapta birçok önemli husus var. Bunları bir bir bahsedersem kitabı okumanızın bir anlamı kalmayacak. Dolayısıyla ben filmde asıl üzerinde durulan, kafa yorulması gereken sahnelerden birine değinmek istiyorum. Dediğim gibi Kubrick, yönetmen koltuğunda siyasetçilere ve devlete göz kırpmak istemiş. Sinsi sinsi sırıtarak komut verdiği o koltuktan belki de sinema dünyasında görülebilecek en başarılı eleştirilerden birini gerçekleştirmiş.

Tecavüzcü, katil, hırsız, esrarkeş, alkolik, ruhu kapkara olan Alex, deneyler sona erdiğinde devlet başkanı tarafından ziyaret ediliyor. Hastanede Alex'e gayet iyi müdahalede bulunuyorlar, envai çeşit ikramlar ve yemekler sunuyorlar. Başkan odadan içeri adımını atar atmaz Alex'e yapışıyor, Alex'i besliyor, onunla fotoğraf çekiliyor sonra da ona ufak bir hediye veriyor. Aslında başkanın umrunda olan Alex veya Alex'in eziyet ettiği insanlar değil. Bilimsel gelişmeler ise hiç değil. Başkanın niyeti medya aracılığıyla reklamını yapabilmek, algı operasyonlarını tüm otoritesiyle yönetebilmek. Bunun için bir zamanlar kendisine düşman olan Alex'i siyasi emelleri uğruna bizzat elleriyle besliyor, ayağına kadar geliyor. Düz yazı olarak bu mesajı aktarmam eminim ki hiç yeterli olmadı sizin için. Çünkü arkaplandaki klasik müzik eşliğinde, Alex'in kindar bakışlarıyla beraber dank ediyor her şey...

Gelelim kitap hakkında söylemek istediğim o çok önemli şeylere:

Elime geçen çeviri bazı noktalarda başarısız kalmış, elinden gelenin yapılamadığı bir çeviriydi. Tekrarlar çok fazlaydı, Türkçe'ye çevrilmeden direkt sunulan yabancı terimler vardı. Buna rağmen hikayenin akışında hiçbir tümsekle karşılaşmadım.

Burgess, kullandığı dil içinde kendine ait bir argo grubu oluşturmuş. O dönemki toplumdan bağımsız bir dille, alaycı bir şekilde yazmış Alex'in çoğu cümlesini. Kitabın en hoşuma giden noktası buydu belki de. Daha önce hiç duymadığım hatta anlamı bile olmayan argolar Alex'in kelime dağarcığının büyük bölümünü oluşturuyordu...

Son bir noktaya daha gelmek istiyorum: Film boyunca eşsiz bir klasik müzik ziyafeti vermiş sevgili yönetmenimiz. Gioachino Rossini, Beethoven, Erika Eigen gibi müthiş yetenekleri dinletiyor, görsel şölenle birlikte izleyicideki gerilimi arttırıyordu.

Belki de Kubrick'in en iyi filmi değildir Otomatik Portakal. Ama roman olarak yüzyılın en iyi eserlerinden biri olduğunu söylemek gerekli...