2017 Şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2017 Şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2017 Çarşamba

Masumiyet



'97 yapımı Masumiyet, umutsuz aşkların, çile dolu hayatların filmi..

Zeki Demirkubuz'un O'na adadığı filmi, imkansız aşkın peşinden koşan Uğur'un, Uğur'u herkesten kıskanan ama eli kolu bağlı, çaresiz aşkını bastıran Bekir'in, sağır-dilsiz, her şeyden habersiz gibi görünse de canı herkesten çok yanan Çilem'in hareketli hayatlarının, Yusuf'un bahtsız yaşamına düşüşünü, Yusuf'un gözünden anlatıyor...

Yusuf, ablasıyla kaçan askerlik arkadaşını, en yakın arkadaşını vuruyor ve on yıl içeride yatıyor. Bu on yılın sonunda hiçbir zanaat öğrenemeyen, kimi kimsesi olmayan talihsiz Yusuf, (filmin ilk sahnelerinde) cezaevi müdürüne kalan ömrünü hapiste geçirmek istediğini iletiyor ancak müdürün babadan oğla nasihati gibi Yusuf'a verdiği tavsiye sonucu Yusuf dışarıya atılıyor. Güzergahı:Diyarbakır'dan Ankara'ya, Ankara'dan İstanbula. Bulabilirse iş kuracak, yaşamını sürdürecek elinden geldiğince...

Ama öyle olmuyor işte... Ankara'da eniştesine uğruyor, eniştesinin ablasına şiddet uyguladığını gördüğü halde tepkisiz terkediyor evi ve her şeyin başladığı, babacan Otelci'nin güzel yüzle karşıladığı o otel'e geçiyor. İstanbul'dan önce bir süre Ankara'da kalacak ya.. Derken otelde ateşler içinde yatan kız çocuğunu havale geçirmek üzereyken kucaklayıp doktora götüren Yusuf, bu olay örgüsünün sonucunda Bekir, Uğur ve Çilem ile tanışıyor işte...

Uğur'un hikayesi çaresizlikle dolu. Aşık olduğu, cezaevindeki belalı adam Zagor'u kurtarmasını sağlayacak parayı çıkarmak için pavyonlarda şarkı söylüyor, akşamları hayat kadını oluyor. Zagor'un çıkması imkansız. Çünkü hayatı bela, siyasi suç dolu; dışarı çıksa rahat duramaz.. Uğur bunu biliyor da aslında. Ama "umut gönlümün ekmeği, umar ha umar, umar.." düşüncesiyle gururunu, saygınlığını, onurunu gözünden çıkarmış, bir umut Zagor'u kurtarırım derdinde...

Bekir ise Uğur'a sırılsıklam aşık. Uğur'u bu diken üstünde yaşamdan kurtarmak istese, ne kadar uzak tutmaya çalışsa da başarılı olamıyor. Uğur tutturmuş Zagor da Zagor.. Bekir de bunu için için kıskanmaktan başka bir şey yapamıyor eli kolu bağlı... Uğur'a gidersen vururum, diye silah doğrultuyor ama asla ona kıyamayacağını çok iyi biliyor. Ne yapsın, "ömrüm boyunca böyle peşinden giderim, uzaktan severim ben de" demekten başka elinden bir şey gelmiyor ki...

Çilem... Göründüğü gibi olmayan, en perişan olan Çilem, Uğur'un kızı. Zagor'dan da Bekir'den de değil.. Duyamıyor da konuşamıyor da. Ama boş gözlerini siyah beyaz televizyona dikerken öyle çok şey anlatıyor ki... Demirkubuz'un neden Çilem ismini seçtiği belli, Uğur'un çektiği tüm çilelerden doğan, hepsinden bir parça olsun bulunduran bir kıvılcım Çilem. Uğur'un çilesi. Duyamayan, konuşamayan, küçük olduğundan devamlı bakıma muhtaç çilesi.. Belki de filmin en önemli karakteri...

Yusuf, bu karmaşa içinde kendi yolunu çiziyor. Uğur'u ablam, Bekir Abi'min emaneti olarak kollarken Çilem'in üstüne kendi kızı gibi düşüyor adeta.. Derken kayış kopuyor, Yusuf, Uğur'a vuruluyor...

Filmin en önemli ögesi, ölüm bana kalırsa. Bu, filmin sonunda yazan: "Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil." sözlerine paralel, tüm o hareketli yaşamın da bir sonu olduğunun metaforu ölüm, gibi... Yusuf'un cezaevinden arkadaşının ölüm haberini gözleri yaşlı babasından alması, Bekir'in sonu, Uğur'un finali hepsi bu metaforun birer parçası sanki... Karamsar ve "arabesk" atmosferi sağlayan en önemli unsur bu bence...

Kıskançlığın ne olduğunu en iyi anlatan film denebilir Masumiyet için.. Bekir'in çılgına dönmesi, Yusuf'un içten içten parlaması, kıskançlıklarının birer sonucu... İçe ata, ata patlıyor zamanla bu duygu da...

Sonunda gözlerimin ağlamak istediği ama filmin oluşturduğu boğazımdaki yumrunun göz yaşlarının önüne set kurduğu, zor da olsa tomurcuk tomurcuk göz yaşı dökebildiğim ve ağlarken bile acı çektiğim, fiziksel değil ruhumun acıyı hissettiği, kalbimin keskin keskin yandığı, beni tepetaklak eden bir film Masumiyet.. Türk sinemasının en güzel, en başarılı örneği...

Zeki Abi'nin birine adadığı bu filmi ben de başka birine, benim için dünyadaki en güzel, bir tanecik insan olan O'na armağan ediyorum...

Puanlama: Türk sinemasının ve Zeki Demirkubuz'un en iyi, en güzel filmi Masumiyet.. Filmdeki Haluk Bilginer tiradı, belki de görülebilecek en iyi tirad olabilir... 


John Hurt'ın anısına The Elephant Man


David Lynch'in 1980 yapımı The Elephant Man filmini çok küçük yaşlarda izlediğimden "beni en çok etkileyen filmler" kategorisine gönül rahatlığıyla koyabilirim. O dönemler sinemaya olan ilgimin ilk kıvılcımları yeni yeni parlıyordu, Anthony Hopkins hayranı bir aileden geldiğimden kadrosunda Anthony Hopkins adı geçen filmleri izlememeyi kendi adıma ayıp sayıyordum o ilk zamanlarda. İşte "Fil Adam"la da bu vesileyle tanıştık.

Gerçeğe dayanan filmin hikayesi şöyle:John Merrick'in annesi Merrick'e gebeyken fillerin saldırısına uğruyor bu yüzden Merrick, deforme olarak doğuyor, film de bize doğduktan 21 yıl sonrasını aktarmakta.. Ucubeler sirkinde kullanılan, insanlara sergilenen John, bu sirkte Doktor Frederick (Hopkins) ile tanışıyor. Yaşadığı zulme şahit olan Frederick onu muayene bahanesiyle hastaneye götürüyor; çok büyük kafatası, tümörler ve işlevsiz bir sağ kolla karşılaşan doktor, Londra Bilim dünyasına Merrick'i duyuruyor. Daha sonra Merrick, sirkte üzerinden para kazanan Bytes'ın yanına dönüyor ve geç döndüğü gerekçesiyle Bytes tarafından dövülüyor. Durumu kötüye giden Merrick, hastanede kalmaya başlıyor ki zamanla burada da gece bekçisi, Merrick'i parasal değer olarak gördüğünden sosyete başta gelmek üzere ilgisi olan, meraklı insanlara sunmaya başlıyor.

Daha sonra tekrar sirke dönmüşken bir gösterisi sırasında yere yığılıp kalan Merrick, sirktekilerin desteğiyle Londra'ya geri dönüyor ve sona yaklaşıyor adım adım...

Filmde 1800'lerin atmosferini yaratmak isteyen Lynch aksanlarda da, ortam konusunda da, o dönemin tarzını yansıtma konusunda da muazzam bir iş çıkarmış. Dönemin atmosferini tam oluşturmuş. Öyle başarılı olmuş ki bu konuda, 1980 filmini 1940 çekimi sanıyorsunuz ilk başta.. Kadroda da tüm karizmasıyla Anthony Hopkins, yakın zamanda uğurladığımız sevgili John Hurt, olunca film efsanelere, bir David Lynch efsanesine oynuyor...

Filmin en vurucu sahnesi: dışlanma ve ucube bakışlara daha fazla tahammül gösteremeyen John'un tepkisini ortaya koymak için "i am not an animal, i'm an human being!!" çığlığnı bastığı an. İzleyici ağlamak ve ağlamamak arasında kalırken boğazında oluşan yumrunun aslında ruhunu sıktığını, acılar içinde kıvrandırıp ruhunu nefessiz bıraktığını farkediyor tam o anda. İnsan olmaktan utanır hale geliyor, türünden tiksiniyor ve keşke orada Merrick'in yanında olsam, onu sahiplenebilsem ve uzun sürmeyeceğinden herkesin emin olduğu kısa ömrünün kalanında ona yardım edebilsem düşünceleri içinde... İşte o sahnede yumrunun daha da sıkmasına izin vermeden salmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak, kimseden utanmadan göz yaşlarını acılar içinde dökmek gerekiyor. Acıma duygusu dürtülüyor tam orada. Peki acınası olan Fil Adam mı yoksa biz miyiz? Asıl ucubeler Fil Adam ve dostları, freaks filmindeki insanlar, ex drummer'daki haunted by a freak ile adamı vuran "mongoloid"ler mi yoksa biz miyiz? İlkel olan ilk insan mıydı, sorularına cevap vermek mümkün bu filmle. Dünyadaki en kıymetli şeyin, insan kanının başka insanlarca döküldüğü, en çok insan katliamlarını insanların gerçekleştirdiği dönemin gözleri bağlı, elleriyle kulaklarını kapayan toplumu mu ilkel olan; besin ihtiyacı için doğaya başvuran, daha iri canlılardan korktuğu için bir arada yaşayıp birbirini koruyan ilk insanlar mı?..

Felsefe, sosyoloji ve evrim sınırlarımı zorlayıp bu yazımı okuyanları sıkmak istemediğimden filmin kilit sahnesine yöneliyorum hızlıca:
Doktorun Merrick'i arkadaşım, diye evine çay içmeye davet ettiği sahne.. Merrick, Frederick'in eşi ile karşılaşıyor. Bunun üzerine çoluk çocuk fotoğraflarından sohbet açıyor, evde gördüğü her fotoğraftaki bireyin kim olduğunu soruyor kadına. Kadın da bir bir cevapladıktan sonra John, cebinden annesinin fotoğrafını çıkarıyor ve gösteriyor. Derken hayatında ilk defa gerektiği gibi ağırlanan, kibarlıkla karşılaşan ve gevezelik ettiği için dayak yemeyen Merrick duygu seline kapılıyor ve ağlamaya başlıyor.. "Daha önce görünüşümden ötürü hiçbir kadın bana böyle kibar davranmamıştı" diyen Merrick, ağlamaya müsait duran kadını da hıçkırıklara boğuyor. Seyircinin de içinde tutmayıp ağlaması gereken sahnelerden biri bu...

Makyaj konusunda da sorumlulara hayran kalıyorum her seferinde. Deformasyonu gerçek Merrick ile o kadar yakın yapmışlar ki John Hurt amcayı jeneriğe kadar çıkaramıyorsunuz zaten, "gerçekten de deforme birini oynatmışlar sanırım" algısıyla filmi tamamlıyorsunuz.

Bizim gibi uyumaya hasret, sanata da aşırı düşkün biri fil adam.. Düz yatması vücudu sebebiyle uygun değil, düz yattığı takdirde boğulacak ve ölecek.. Ama bu özleme ve çileye daha fazla dayanamıyor, üzerinde çalıştığı saat kulesi maketini tamamlıyor ve sonsuza dek sürecek uykuya dalıyor...
Toprağın bol olsun büyük usta John Hurt...



Puanlama:

Neco Z Alenky


Svankmajer'in '88 filmi Neco Z Alenky, birçoğumuzun çocukluktan hatırladığı, benim dönemimin de İş Bankası'nın "Karneni Göster Kitabını Al" isimli kitap kampanyasında gösterilen karneye karşılık okuma şerefine nail olduğu "Alice's Adventures In Wonderland" kitabından uyarlama..

Alt tarafı Alice ya bu, diye sempatik ve son derece minnoş bir şey izleyeceğinizi tahmin etseniz de Jan Svankmajer, bizim Alice'i almış ve ürkütücü, seyircinin içini titreten, gizemli bir atmosfere taşımış. Çok samimi geleni son derece karamsar bir şekilde resmetmiş bir nevi...

Hikayede pek bir değişiklik yok. Kitabın en azından dörtte üçünü hayatında yalnızca bir defa olsun okumuş biri bile filmin üzerinde yürüdüğü yola aşina olacak. Jenerik kısmında "Alice Harikalar Diyarında romanından ilham alınmıştır." söylemi var ancak ilhamdan da öte roman birebir uyarlanmış beyaz perdeye.
Yalnızca romandan ayırt edilebilir tek özelliği var: (ki o da filmi tam olarak Svankmajer filmi yapan detay.) Jan'ı tanıyanlar, sürrealizmi nasıl yaşadığını ve kafasında canlanan o enteresan görüntüleri seyirciye de aynen yansıttığını az da olsa bilir. İşte Alice'de tam böyle, tamamen sürreal ögeler üzerine kurulu, Svankmajer'in baştan yarattığı ve yaratıcılığında hiç sınır tanımadığı, Alice'in başından geçenleri kabus atmosferinden beğendiği bir köşede yaşattığı bir film...

Filmdeki tek gerçek karakter Alice. Gerisi animasyon. Hatta Alice de bazen başka varlıklara dönüşebiliyor. Mesela küçülüyor ve o sahnelerde bir bebek geliyor yerine. Jan Svankmajer dendi mi akla ilk gelen teknik, Cut Out'a dayalı bir film tamamen. Bu yüzden karakterlerin bazı hareketleri ilk defa Svankmajer izleyecek birine aşırı keskin gelebilir. Ancak bir süre sonra görseller, olayların işleyişinde ince fraktallar, psikedeliğe kayan ortam, o ilk izleyiciyi de bambaşka atmosferlere taşıyor, sanki izlemesi zevk veren takıntıları izlerken bir bir çözülüyor ve görsel olarak tam bir tatmin duygusu uyandırıyor seyircide...

Karakterler ürkütücü ve ucube olduğundan başlangıçta ısınmak zor gelebilir. Ama biraz sabırla görselden zevk almak da mümkün. Filmin başında Alice "Bu film çocuklar içindir. Belki de değildir." diyor. Bir çocuğa açsanız muhtemelen görsel olarak çok ilgisini çekecek, ağzı açık sonuna kadar izleyecek. Ama o bunalım ortamını hissedemeyecek. İşte o nüans farkı tam burada:Bir çocuğun çok hoşuna gidebilir ama ruh halinde herhangi bir kıpırtı olamaz kolay kolay...

Ne yazık ki bazı sahneler bezdirebiliyor, sakız gibi uzamış da uzamış diyebiliriz yani. Örneğin: Alice, ara sözleri belirtiyor devamlı. Ama bunda aşırıya kaçılmış. "Dedi Alice..", "Dedi Beyaz Tavşan..." gibi doğrudan anlatıma başvurulması kitaba sadık kalındığını gösterse de bu anlatımı ikide bir kullanmak yalnızca okuma kısmında hoş kalıyor. Aynı şeyleri tekrarlaması izleyiciyi birazcık bayabiliyor... Yine de dediğim gibi onlar da sabredilmesi gereken ufak tefek detaylar...

Puanlama:


Funny Games (1997)


Haneke'nin birçok izleyicisine asıl kimliğini, gerçek yüzünü gösterdiği '97 yapımı filmi Funny Games, şüphesiz izleyebileceğiniz en rahatsız filmlerden.

Beni Haneke ile tanıştırdı diyebilirim Funny Games için çünkü etkisi geçtiği gibi hemen akabinde Benny's Video ile sinir katsayımı 2'ye katladığımı hatırlıyorum...

Bembeyaz giyinmiş, iki "piç" tatil için yazlıklarına giden bir aileyi yumurta bahanesiyle rahatsız ettikten sonra rehin alıyorlar ve aile bireylerine yaş, insan-hayvan gözetmeden işkence yapıyorlar. Ve Haneke her filminde yaptığı gibi yine izleyiciye sık sık "neden?" sorusunu sorduruyor, seyirciyi kıvrandırıyor. Ama diğer filmlerinin aksine neden kısmına cevap alamadığından değil bu kıvranma, yalnızca sinirleri fazla zorlaması yol açıyor buna. Çünkü bu sefer, Haneke karakterlere seyircinin sorusunu yanıtlama hakkı tanımış, "Biz zenginiz, keyfimiz yerinde. Ama insanlara acı çektirmek bizim için bir zevk." gibi söylemlerle sorunun cevabından çok bunu nasıl bu kadar rahatça yapabildikleri rahatsız ediyor.

Ufak çözümlemeler yaparsak, bahsettiğim gibi karakterler baştan aşağı beyaz giyinmiş. Beyaz insanlar arasında iyiliğin, saflığın rengi kabul edilir. Hatta beyaz gördüğünde gözün gönlün açılır, kapına öyle geleni gönül rahatlığıyla eve alabilirsin (belki abartmış olabilirim biraz...), dini bayramlarda, ritüellerde beyazlar içinde hazırlıklar yapılır. İslam'da hacca beyazlar içinde, Hıristiyanlarda papa, bembeyaz cübbeyle görür işini. Ama Funny Games'te öyle bir şey yok, beyaz, iç bulandıran; insanın insan olmaktan nefret etmesine yol açan bir renk... Klasik bir Hollywood filminde, Scream'de kötü ve işkenceci karakter, siyahlara bürünürken; Funny Games'te "beyaz gördün mü kaç, karanlıkta güvendesin" algısı oluşuyor izlerken. Haneke'nin öğrettiği bir şey de: "iyiler her zaman beyaz giymez..."

Aslında film temelde Avrupa Burjuva'sının kendilerince hoş, bize göre ise rahatsız edici alışkanlıklarını, Burjuva'nın kendini güvene almak için aldığı önlemlerin o toplumu nasıl hapsettiğini anlatıyor. Beyaz renk ve yumurta işte tam da burada bir metafor oluyor bana kalırsa...

Haneke, seyirciyle tıpkı bir laboratuvar faresi gibi oynamayı tercih etmiş. Fare, labirentte çaresizce oradan oraya sürüklenirken başındaki sinsi bilim insanı bu çaresizlikten, kıvranıştan nasıl zevk alıyorsa Haneke de izleyici kıvranırken, karakterler kameraya dönüp seyirciye "sence bu yaptığım nasıldı?" gibi can yakan sorularla izleyiciye acı çektirmekten ve bu çaresizlik halinden zevk alıyor adeta...

Filmde Benny's video göndermesi başta gelmek üzere birçok psikopat filme gönderme var. Haneke'nin televizyon ve sanala karşı tavrını iyi biliyoruz. İnsanları, doğayı bozan bir unsur olarak kabul ediyor ve sanalı zaman zaman şiddetin beslendiği kaynak haline getiriyor.
Funny Games'te de böyle öfke kustuğu Benny's video'daki Benny'nin kayıtlarını tekrar tekrar izlediği televizyona gönderme olmuş. Benny, öldürdüğü kız arkadaşını tıpkı videolardaki gibi geri alabileceğini ve tekrar iyileştirebileceğini sanarken işler hiç beklediği gibi gitmiyor hatta işlediği suçun dünyadaki en kötü şey olduğunu bile bilmiyor ya, karakterlerimizden biri de vuruluyor ve diğeri bulduğu bir kumandayla sahneyi geri alıp arkadaşını hayata döndürüyor. Belki de kumandayla her şeyi düzelten karakter Benny'nin büyüklüğüdür, kim bilir?...

Sinsi Haneke'nin oyunlarından bıkıyor seyirci bir süre sonra, "Artık gebersin şunlar, daha fazla zulüm yaşamasınlar" diyor. Burada önemli bir şey var, filmin başında işkenceye ve ölüme tahammülü yoktu izleyicinin. Fakat işkenceler ilerledikçe ve mental çöküntülere girdikçe seyirci, en temel hak olan "Yaşam"ın çektiği acıdan kurtulmak için, bencilce, burada sona ermesini istiyor. Başkalarının hayatının sona ermesini tamamen kendi bencilliği, kendi ruh sağlığı için istiyor.

Sebepsiz şiddet olgusuna birçok filminde dokunan Haneke'nin en sadist olduğu, en başarılı filmi Funny Games olabilir...

Puanlama:
2007'de çekilen Holywood versiyonu, bu akıma girdiği için ne kadar üzse de 1997'deki hali görülmeye değer, on numara bir film. Sebepsiz şiddete başarıyla dokunurken, Bonehead'in grindcore parçalarını kullanması da sinir sınırlarını zorlar nitelikte.. Değinmediğim bir diğer konuda Haneke'nin film boyunca izleyiciyi ikide bir yanıltması ve daha da çaresiz duruma düşürmesi. Suçlular evi terkedince çift kurtulacak umuduyla izliyoruz filmi, yoldan geçen arabayı onlar kullanıyor diye güvenli görmüyoruz ancak arabada "normal" insanların bulunduğu anlaşılıyor daha sonra.. Gelen ikinci arabadan umutluyken ruh hastası ikili çıkıyor araçtan... Bir sahnede karakterlerin kadına tecavüz edeceğini sanıyoruz ama Haneke bunun yerine izleyici zihniyle daha çok oyunu tercih ediyor ve daha çok acı çektirmek için beklenenin tam tersine kadını baştan sonra soyundurup dalga geçtikten sonra giyindiriyor... Senaryo belki de gerçekçi gelmeyebilir. Ama ne yazık ki benzer olay 1997'de, ülkemizde yaşandı. Bir grup insanlık yoksunu, alt daireye gece yarısı girip sabaha kadar her türlü işkenceyi uyguladı.. Suçlular şu an ne halde bilinmese de mağdurların durumu belli, hepsi çökmüş vaziyette.. Ve şimdi farkettim olay 97'de, filmde 97 filmi. Acaba bir tesadüf mü?... Böyle iğrençlikleri konu edinen, insanlıktan utandıran ve iğrendiren, insanoğlunun nasıl sadist olduğunu gözler önüne seren bir Haneke eseri Funny Games... Bir başyapıt...

Stalker [İz Sürücü]



Stalker'ı ilk, yazılarımda sürekli bahsettiğim usta yönetmen Zeki Demirkubuz'un tavsiyesiyle izlemiştim. Bu yüzden Demirkubuz'a minnettarım, ne zaman arkadaşlarla Tarkovski filmleri muhabbeti başlatsak kendisini referans verir, o arkadaşları da fanatik izleyicileri haline getiririm.

'79 yapımı İz Sürücü'nün ilginç bir hikayesi de var: Sovyet sansürüne uğradığından mı yoksa bir laboratuvar kazasından mı kaynaklı, muallakta olan hadise sonucu filmin negatifleri harap olmuş. Tek çare, Tarkovski, ikinci çekimlere başlamış ki şans ya, iklim çok kötü olunca, aynı şeyleri tekrarlayınca sinir bozucu bir hal alınca karakterlerin halleri, duygularını yansıtmak için başvurdukları hareketler "daha iyisi varmış bunun ya.." düşüncemizden ötürü biraz "minimal" kalıyor. İzlerken aklımızın bir köşesinde sürekli bizi dürten "acaba bu sahne nasıldı?" sorunsalı ise hiç cevap bulamıyor, bizi de bir türlü rahat bırakmıyor.

Yine de ne olursa olsun Stalker, her haliyle başarılı. Eduard Artemyev'in tema müziğiyle izleyicinin ruhuna dokunmayı başaran, açılış sahnesinden finaline kadar her detayıyla seyirciyi ekrana kilitlemeyi başaran bir yapıt...

Hikayeden bahsetmem gerekirse, bizim iz sürücü, bir bilim adamıyla bir yazarı Zone adı verilen yasaklı bölgeye götürmek üzere anlaşır. Zone, insanın girdiği zaman tüm dileklerinin gerçekleştiği iddia edilen bir odaya sahiptir. Girişinin yasaklanma sebebi de tam olarak budur. Bilim adamı nobel'i kazanmak, yazar ise ilham kapmak için bu yolculuğa çıkarlar. Filmde de bu çetrefilli yollarda geçen, tehlikeli serüven ve neticesinde üçlünün odaya ulaşması anlatılıyor.

Film hakkında birçok iddia var zaten. Bölgeyle ilgili öne sürülenler ise 1957'de yaşanıp da gün yüzüne senelerce çıkarılmayan "Mayak felaketi"nin oluşturduğu kocaman, çölü andıran bölgenin Tarkovski'yi etkilediği yönünde. Bunun dışında yedi yıl sonra gerçekleşen Çernobil vakasından sonra terkedilmiş bölgede çalışanların kendilerine "iz sürücü" lakabını taktıkları söyleniyor. Anlayacağınız insanlar üzerinde epey etkili olmuş bir film bu Stalker...

Filmin inançla, dinle ilişkilerinden söz edersek İz Sürücü'nün varlığından hiç şüphe duymadığı, her şekilde var olduğunu kabul ettiği Zone'dan yazar ve bilim insanı şüphe duyuyor. Hedefleri oraya varmak olsa da Bölge'nin gerçekliği hakkında akıllarında bir kuşku var.. Tıpkı yaratıcıya, evrene ve onun kurallarına inanmamız gerektiği ama fıtratımız dolayısıyla varlığından zaman zaman şüphe duyduğumuz, sorgulamaya başvurduğumuz gibi bir metafor çıkarıyorum ben burada... Finale doğru İz Sürücü'nün cümleleri de bunu doğruluyor bence. Mevzubahis sözlerin inançsızlığa, inançsız ölen insanlığa yönelik bir ağıt niteliği taşıdığını düşünüyorum.

Film, Piknik na obochine yani Uzayda Piknik romanının bir uyarlaması. Ancak bu uyarlama romanla birebir değil. Hatta yalnızca senaryosu biraz olsun romana dayanmış diyebilirim. Roman, Sci-Fi'nin yayınladığı "en iyi 100 bilim kurgu romanı" listesinde yer alıyor.

Puanlama:Diyecek çok şey yok. Zaten yeterince bahsettiğimi düşünüyorum. Kesinlikle eşsiz, gizemli ve başarılı bir film, bir masterpiece. İzlerken "Acaba orijinali nasıl olurdu, daha mı iyiydi" kaygısıyla bazı sahneler doyurucu gelmese de baştan sonra benzersiz bir film diyebilirim Stalker için. O kadar etkili ki benim de dahil olduğum tüm Tarkovski fanları, Stalker severler birer iz sürücü oluyor filmin sonunda...




Prezít svuj zivot (teorie a praxe)



2010'da yayınlanan Prezít svuj zivot, Švankmajer filmlerini buldu mu kaçırmayan, gözlerini bir saniye kırpamadan izleyen, ağır Švankmajer hayranı ben, Prozac İnsanı için son zamanlarda görülebilecek en iyi filmlerden. Švankmajer'ı biraz olsun tanıyanlar, yalnızca afişten filmin Švankmajer koktuğunu tahmin edebilir. Fanatik izleyicileri, senaryoda da Švankmajer kokusunu alıp "bu tamamen Jan Švankmajer yapımı bir film!" diyebilir.

Faust kadar etkili olmasa da Švankmajer'ın en iyi filmleri listesine girebilir, diyorum teorie a praxe için. Çünkü psikanalizle içli dışlı, izleyiciyi böylesine çözebilen filmler beni biraz olsun mutlu ettiğinden ve ilgimi daha çok çektiğinden hayranlıkla izliyorum böyle yapımları ve bu yapımlar en iyiler listeme giriyor hiç soğumadan...

Film birkaç dakikalık çok hoş bir monologla açılıyor. Švankmajer, bütçesiyle sorunlarından ve filmi en ucuz yolla yaptığından, "kağıt metodu"na başvurduğundan, film masraflarını en aza indirgemek ve ulaşımdan kısmak için stüdyoda çektiğinden söz ediyor. Kendisi için ne kadar sorun olsa da tüm bunları anlatırken izleyiciyi gülümsetmeyi başarıyor dürüstlüğüyle. Psikanalitik komedi diye bir türde sunulabilecek 105 dakikalık leziz film başlangıcıyla birlikte seyircinin ilgisi çekmeyi başarıyor, "Filmde eğlenceli bir şey yoktu" diyen Švankmajer'ın aksine seyirciyi o süre boyunca bir saniye bunaltmadan eğlendiriyor. 

Filmimiz Evzen'in çocukluktan hatıralarını rüyaları aracılığıyla yaşaması üzerine kurulu. Gerçek ve rüya arasındaki hayatı, animasyon ve oyunculuk kardeşliğine dayalı, bir sürü animasyon tekniğine, daha doğrusu "Jan Švankmajer" tekniğine bağlı kalarak aktarıyor bizlere. Animasyon demişken, Švankmajer'ı Alice'i ile tanıdım. Sürrealizmi doruklarda yaşatan, yaratıcılığıyla tekrar tekrar hayran bırakan Švankmajer'ın Alice'indeki gibi animasyon-gerçeklik kardeşliğine dayalı teorie a praxe filmi de.

Freud ve Jung tartışmalarına yer vermekten kaçınılmamış hiç. Tatlı tatlı kenarda, usta çırak veya öğretmen-öğrenci ilişkisi gibi resmedilmiş adeta.

Gerçeklik ve rüya üzerine kurulu dedim, değil mi? 
Ana karakterimiz olan Evzen, orta yaş dönemini kapatmak üzereyken gördüğü rüya ile hatıralarının karanlık ve çıkmaz, bir labirenti andıran sokaklarına ulaşıyor. Bu labirentte kaybolan sevgili Evzen, psikanaliste uğrayarak yolunu buluyor. Su gibi akıp giderken tamamlayıcı bir unsur da çıkıyor karşımıza, film kendi kendini çözümlemeye başlıyor. Her şeyi açıklığa kavuşturmak için fotoğrafa başvuruyor.. Normal şartlarda mesajı direkt ileten filmler yerine Spiklenci Slasti'deki gibi kendini gizleyen, tekrar tekrar izleyerek çözülebilen, "kapalı bir dil"e dayalı ve yorumu seyirciye bırakan filmleri tercih etsem de filmin kendini çözmesi, filmin komedi kısmını tamamladığından "Švankmajer, ayıp etmiş böyle yaparak.." diyemiyorum; bu filmi bu olay daha eğlenceli kılmış fikrine kapılıyorum ve filmi daha da çok beğeniyorum. Evet, bu tam bir Švankmajer eseri!

Puanlama:Švankmajer'ın 2010'da sunduğu filmi teorie a praxe, son zamanlarda izleyebileceğiniz en başarılı filmlerden. Švankmajer, psikanalize ilgisini göstermekten hiç çekinmiyor, zaman zaman cutout animation'a başvurarak seyirciyi ekrana kilitlemeyi şüphesiz başarıyor.



The Exorcist (1973)



Benim gibi korku-gerilim düşkünü olup da Türkiye'deki korku sektöründen tiksinen nice insan var, göremesem de kalbim her zaman, onlarla birlikte atıyor. Şeytanı, cinleri, perileri korku ögesi olarak kullanmak başta ilgi çekiciydi belki de. Düşünseniz ya, bu tema daha hiç çekilmedi, kimse bu ögelerle film yönetmeye cesaret edemedi ve bu planı ilk siz uyguladınız. Tabi ki seyirciler ilgi gösterecek, bu hareketiniz çığır açacak. Ama bir, iki, beş, on derken bu şeylerin cıvkını çıkarmadık mı sizce de? Örneğin "Türk yapımı korku filmi" dendi mi akla gelen ilk seri Dabbe. Evet, yönetmeni takdir ediyorum çünkü emek veriyor ve her zaman düşüncem şudur:korku filmi yönetmek gerek atmosfer, hikaye; gerekse efektler, çekimler bakımından çok zor bir iş. Her yiğidin harcı değil yani. Bu yüzden Dabbe serisi belki de ilk bir iki filmiyle çok başarılı ve takdiri hakeden bir hareketti, kim bilir? Çünkü bu cin filmlerine böylesine ilgi toplayan, birçok yönetmeni ve yönetmen adayını tema yönünden etkileyen bir projeydi. Amaaa.. Ama, ama, ama... Aynı konuyu evirip çevirip kullanmak, her olayı "yaşanmıştır" etiketiyle yansıtmak ve sadece paranormal korku filmine yönelmek bir yönetmenin (finansal olarak geliştirse de) teknik bakımdan gerilemesine yol açmaz mı? Türk sineması yeniliğe aç. Çünkü hiç birikimi olmadan ergenlik çağında roman yazmaya kalkan sonra da bu yazdığını filme uyarlayan yönetmenler gibi çok sayıda kalitesiz yönetmen adayı mevcut. Bir deneme okumuştum, iş adamı zihniyetiyle sanata bulaşırsanız senelerinizi tiyatroya verseniz de paradan başka hiçbir özelliğiniz olmaz ve gerçek sanatçı olamazsınız, diyordu. Ne kadar haklı bir cümle! Buradan ülkedeki film yönetmenlerine ve onlara imrenenlere sesleniyorum: Para için değil, bir şeyleri göstermek için filmler yönetin. Zeki Demirkubuz, parasızlıktan yeni film çekemiyor. Türkiye'nin en yetenekli ve en saygıdeğer yönetmeninin adı bilinmezken ortaokulda yazdığı ergen hikâyesini sinemaya uyarlayanlar zirve yapıyor bir haftada. Bunda eleştirmenlerin de payı var. Biraz olsun kendi fikirleriyle, çıkar gözetmeden eleştiri yazsalar Türk dram kısmının dünya genelinde en iyi yönetmenleri (Ömer Lütfi Akad, Nuri Bilge Ceylan, Çağan Irmak, Zeki Demirkubuz, Serdar Akar gibi) yetiştirdiğinin farkına varacak insanoğlu. Ama yok Şahan küfür ediyor ya, ona yazalım biz, zaten çok ses getirir ve biz de payımızı alırız...

Neyse, lafı uzattım;

Dediğim gibi Türk korku sektöründen şikayetçiyim. Türk sinemasında, yalnızca küfürle mizah yapan komedi yönetmenleri, cinlerle ünlenen korku yönetmenleri, genç kızların beynini Amerikan rüyasıyla yıkayan vasıfsız yönetmenler ilgi görmemeli!

İşte bu şeytan, cin temalı filmlerin de en başarılı, yüzde yüz saf kült korku filmi Exorcist, bu akımın önemli temsilcilerinden. Tıpkı bizdeki gibi işin cıvkını çıkarmış olsalar (Kaç tane exorcist çekildi sonra) da ilk filmleri, 70'li yılların hatta 20.yüzyılın en başarılı ve en değerli korku filmi. Yöntemler, makyajlar beğenileri tamamen hakediyor. Örümcek yürüyüşü, o dönem için izleyicilerin kanını donduran, dondurmayı geç buz kestiren bir olay. O dönemin çocuklarını düşünseniz ya, meraktan izliyor ve merdivenden elleri üstünde tepetaklak inen, kusan bir kızı görmeleriyle o sahne hafızalara kazınıyor, dolaplar devrilmiş, yerde kız kendini haçla deşerken Let Jesus fuck you, diye haykırıyor. Ben bir yüzyıl sonrasında izlemiş olmama rağmen üst komşu "hörrr" yapsın gece yarısı, boncuk boncuk terliyorum. Aklıma ayin esnasında kardeşimizin horul horul ağladığı sahneler geliyor...

O dönem bahsettiğim örümcek yürüyüşü, "seyircileri daha alıştırmadık pat diye önlerine koyarsak travma geçirirler" düşüncesiyle kaldırılmış ancak sonraki directors cut versiyonuna koymuşlar, ne yalan söyleyeyim 70' yapımı korku filminden korkmam herhalde, diye izlemeye niyet ettim ben; spider walk sahnesinde çok acı spazm girdi, kalbimi hissettim bir an...

Biraz da hikayeden bahsedelim de iyice merak edin, izleyin ve uykusuz kalın. Ben de bilerek paylaşıyorum gecenin şu saatinde zaten. Çok uzatmayacağım, detaylıca okumak isteyen varsa buradan veya Google'a  Exorcism of Roland Doe yazarak ulaşabilir, Türkçe kaynak bulabilir misiniz, pek araştırmadım açıkçası. Ama yazının sonunda eğer bulduysam ekleyeceğim, isteyen oradan okuyabilir. Kısaca özetlemem gerekirse film Roland Doe isimli, 14 yaşındaki gencin ele geçirilme yani ecnebi lafıyla "demonic possession" haline din adamlarının bulunduğu müdahaleden esinlenerek yazılmış bir senaryo. Bazı uzmanlar orada exorcism yani şeytan çıkarma olayı olmamıştı asıl müdahale psikolojikti, ruh sağlığı tedavi edilen Roland da iyileşti derken bazı din adamları aksini iddia ettiğinden kesin bir sonuca varmamız imkansız sayılır. Ancak konuyla ilgili belgeseller var, olay Katolik camiasında epey ses getirdiğinden yönetmenden yazara faydalı bir kaynak olmuş. Belgesel "The Haunted Boy: The Secret Diary of the Exorcist" başlığıyla sunulmuş, ilgilisine duyuruyorum. Hikayeyi kabul etmeyen din adamları da epey var. Ele geçirilme anında görülen belirtilerin hiçbiri yok, tamamen ruh sağlığıyla alakalı bir durum, görüşüyle yaklaşıyorlar. Artık filmi, belgeseli izleyip makaleleri okuduktan sonra kararı size bırakıyorum...

Makyaj konusuna ucundan değindim, gerçekten hayran kaldığım bir olay. Öyle bir imaj yaratılmış ki Regan gibi sevimli, ponçik bir kızın bir anda o hale dönüşmesine inanmak istemiyorsunuz. Cidden Regan rolünü canlandıran Linda Blair aşırı sevimli. Altyazılı yani dublajsız izleyince bir de çocuk yapmaya özeniyorsunuz, "şöyle şirin bir kızım olsun ya!" diyorsunuz.. Derken bir anda o şeker kız gidiyor yerine yeşil tonlarında parça pinçik bir suratla, ortalığa kan kusan çirkin bir şey geliyor. Ünlü bir gülme sahnesi var hatta, Exorcist laugh diye aratırsanız o sahneye ulaşmanız mümkün. Adamın ruhu darlanıyor o anda...

Neyse bu biraz kopuk ve yetersiz bir yazı oldu sanki. Çünkü korku filmlerine yazmakta pek becerikli değilim. Ama umarım anlatmak istediğim şeyi biraz olsun kavramışsındır. Durum şu: Şu an abartılan, ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan korku filmlerinin konusu cinleri, şeytanları en canlı haliyle seyirciye gösteren ilk film Exorcist. Daha öncesinde de o kadar korkutan exorcism filmleri çevrilmiş ama içlerinde en çok yankı uyandıran Şeytan i olmuş. Çünkü makyajları, teknikleri bakımından korku aleminde bir devrim niteliğinde. Bizim Türk korku piyasası başarısızlığa mahkum kalacak mı bilmem de exorcist'in çevrildiği dönemlerde "biz de Türk usulü exorcist çevirelim" demişler ve adını da aynen çevirip, isimleri ve karakterlerin özelliklerini değiştirip bir korku filmi çıkarmışlar ortaya. Başarılı bulamadım çünkü senaryoda gülünç kısımlar fazlasıyla vardı ve izlerken Exorcist'teki gibi kanınızın donduğunu hissedemiyor; zaman zaman tebessüm ediyorsunuz. Zaten seneler sonra da Şafak ve tayfası çıkmış, Exorcist'i tiye alalım bizim işimiz korku filmlerini komik hale getirmek mantalitesiyle Kutsal Damacana 1'i çekmiş işte. Bu yüzden Türk korku gelenekleri gülünç geliyor belki de bu ve benzeri projeler bize böyle alıştırdı çünkü. En korkunç sahnede bir espri patlattık, karakterle alay ettik ve anlamı kalmadı filmin...

Son olarak,
birçok korku filmi sunulduktan sonra iddia edildiği gibi bu filmin ardından da filmin yönetimi esnasında kadrodan birçok insanın anlaşılamayacak şekilde öldüğü, kazalar yaşadığı iddia ediliyor. Ben korku filmlerinin ardından öne sürülen bu tür durumları bir satış politikası olarak değerlendirsem de film esnasında ve sonrasında iddialar rahatsız edici boyutta etkili oluyor. Ne kadar "inanmıyorum." diye zorlasam da zaman zaman acı çektiğimi hatırlıyorum.. Tabi bu zevkli bir acıydı...:)

Film müziği de çok etkileyici. Titretiyor vücudu:

Puanlama:


Notlar:
*Roland Doe hakkında bulabildiğim en uzun Türkçe kaynak:https://onedio.com/haber/kimisi-filmlere-konu-olmus-kimisi-de-filmleri-aratmayan-10-seytan-cikarma-hikayesi-722593

*Bahsettiğim örümcek yürüyüşünün kamera arkası:https://www.youtube.com/watch?v=Ebi5zuL03Wc