27 Nisan 2017 Perşembe

Başlıksız.


Dün hayatımın en berbat günüydü. Yaşadığım travma yüzünden uykusuz bir gece geçirdim. Keşke hiç yaşanmamış bir gün olsaydı... Bu okuduklarınızdan sonra baya ağır bir şey bekliyor olabilirsiniz. Size göre sandığınız kadar ağır olmayabilir de. Ama ben dün saatlerce, çaresizce ağladım. Ağladım.. Sadece ağladım...


Neredeyse beş senelik muhabbet kuşumun dün, gözlerim önünde can verişini an be an seyrettim. Çok acı çekti, ağlar gibi sesler çıkardı. Belki de cidden ağlıyordu. Yüreğim paramparça oldu. Ona son bir kez dokunmak, o tüylü kafasına bir öpücük kondurmak için neler vermezdim. Önce taş kesti, hareketsiz kaldı. Sonra yığıldı ve sonsuzluğa uçtu...

Annem acı çekerken kucağına almıştı. Hepimiz öleceğini biliyorduk artık. Annemin kuşla konuşması aklıma öyle kazındı ki... "Gidiyor musun sen? Biz seni çok sevdik. Uç, daha fazla canın yanmasın." O sözlerinden sonra birkaç dakika daha durdu öyle. Soluk alışverişi çok hızlıydı ve titriyordu. Veterinerin verdiği ilaç ise hiçbir fayda etmemiş aksine daha da sersemleşmesine yol açmıştı. Yavaş yavaş kalbi durdu, gözleri kapandı ve uykuya daldı... Bu an hayatımın en kötü anılarından biri oldu. Belki de direkt en kötüsü. Kafesinde, gözleri kapalı ve ayakları kırık haldeki yatışını gördüğümde aklıma daha bir hafta önce ne kadar hareketli, bıcır bıcır olduğu geldi. Duramadım ve sadece ağladım. Yığılmış bedenini o halde gördükçe ağlıyordum. Daha dün bizle konuşan kuş gitmiş miydi aniden?

Geldiği zamanları unutamıyorum. Bundan beş sene evvel. Ortaokuldayım. Lise sınavlarına hazırlanıyorum. Derken taşındık, onu da yanımıza aldık. Kütahya'ya geldik, onunla yeni eve geçtik. Dokuzuncu sınıfta ondan ayrı kaldım bir dönem. Yurtta kalıyordum.. Ne zaman eve dönsem pırpır oluyor, beraber oyunlar oynuyorduk. Daha sonra okul değiştirdim, evime döndüm. Bu değişiklikle beraber hayatımın en yalnız geçecek üç buçuk senesine ilk adımlarımı attım. Okulda hiç arkadaş edinmedim. O kadar stresliydim, tedirgindim ki kimseyle samimi olamıyordum. Ailem dışında kimsem yoktu. Yapayalnızdım. O da benden farksızdı. Tüm gün aynadaki görüntüsüyle sohbet ediyor, televizyona eşlik ediyordu. Belki de bu yüzden çok kolay anlaştık. İkimiz de çok yalnızdık.. Beraber şarkılar dinledik, o her ezgide şarkıya eşlik etti. Konuştuk, belki de onlarca kelimeyi öğrettik. Derken o gün geldi.. O sonsuza dek gitti, ben yine yalnız kaldım...

Artık Polyushka Polye dinleyemiyorum, açamıyorum in my sword, i trust'ı. Çünkü hepsi beraber dinlediğimiz şarkılardı bu yüzden hepsi bana onu hatırlatıyor. Kader arkadaşımı kaybettim resmen, çığlıkları karşısında can verişini görmekten başka hiçbir şey yapamadım...

Ve yıkılmayan güzel kuş o gün yığıldı...

Ölü fotoğrafçılığını çok saçma bulurdum. Hangi akılla yaptırıyorlarmış böyle bir şeyi, derdim. Ama o insanları anladım. Son bir hatıra kalsın istiyordum, onu unutmamak istiyordum. Bu yüzden o yorgun bedeninin fotoğrafını çektim, onu gömülmek üzere babama teslim ettim... O an sadece ağladım. Hiçbir şey gelmiyor elimden diye yalnızca ağladım. Annemin göz yaşlarını, kardeşimin ağlamasını, babamın telefonda gizlemeye çalıştığı ama başaramadığı sesindeki hüznü çok iyi farkettim... Tıpkı rezervuar köpeklerinin son sahnesi gibiydi. Arkadaşım ölürken yanında durabildim sadece...



Görüşmek üzere Timuçi, seni asla unutmayacağım...

26 Nisan 2017 Çarşamba

IT


Stephen King'in 1986'da yayınladığı romanından uyarlanan IT, benim için her zaman farklı bir film oldu. Palyaçolardan ölümüne korkan, çocukken gördüğüm anda çığlık atan ben için belki de büyük bir çocukluk travmasıydı bu film. Bilemeyeceğim artık.. Ancak hiçbir zaman herhangi bir kategoriye koyamadığım, tarifini yapamadığım bir filmdi. Bu zorlanmadan ötürü yazım biraz zorlama olabilir, sıkıcı gelebilir ancak 8 Eylül'de remake olarak yeniden karşımıza çıkacağından fazla geciktirmeden yazma sorumluluğum olduğunu düşündüm...

Öncelikle film neredeyse 3 saatlik (uzunluğundan ötürü mini dizi halinde sürülmüş piyasaya çıktığı zamanlar), zaman zaman yavaşlayan, zaman zaman ise aksiyonu bollaşan ve seyirciyi gerim gerim geren bir eser.

1990 yapımı filmin hikayesi şöyle: Tamamen King'in hayalinden fırlayan Derry isimli küçük ve sakin bir kasaba -keşke göründüğü kadar sakin olsa- bir dizi çocuk kaçırma, çocuk cinayeti olayları görülür. Dedektifler olayı araştırırken bu kan donduran olaylar yaşanmaya devam etmektedir. Olayların bilinmeyen tarafı cinayetleri işleyen palyaço kılığına girmiş bir paranormal varlık, çocukların korkularından beslenmekte, çocuklarla karnını doyurmaktadır. Çaresiz bir nokta da bu varlığı yetişkinler göremez, varlık sadece çocukların zihnini bulandırır. Bu olaylar bir gün sona ermiş, çocuklar büyümüş ve meslek sahibi olmuştur. Ancak bir gün o çocukların liderliğini üstlenen, kardeşi bu palyaço tarafından katledilen Bill kasabada kalmayı tercih eden çocukluk arkadaşından aldığı bir haber sonrasında çetesini tekrar toplama ve kasabaya gitme kararı alır. Çünkü: O DÖNMÜŞTÜR. Ve ortada daha büyük bir mesele bulunmaktadır: Hiçbir yetişkinin göremediği canavarı çocuklar yetişkinlik çağına erişmesine rağmen görmektedir...

Film bu karakterlerin yaşadığı flashbackler, eğlenceli anılar ve çocukluklarına dönmek için yaptıkları eğlenceli hareketler arasında gidip geliyor. Açıkçası filmi ben, korku kategorisine koymazdım. Çünkü korkudan çok fantezi olarak geçen, zaman zaman çok eğlenceli sahnelere yer veren bir çalışma olmuş it. Ancak o zamanın koşullarına göre değerlendirirsek, koulrofobiyi zirveye taşıyan ve birçok yetişkinin şu anda palyaçolardan çekinmesine yol açan bir film olabilir de.

Film kesinlikle favorilerim arasında yer almıyor. Hatta her dakikasını ilgiyle izlediğimi söyleyemem bile. Exorcist gibi kült korku filmlerini izleyip sağlamlaştırdığım bünyeme bu tip filmler aşmış bir fantezi filmi gibi geliyor.
Benim için asıl önemli mesele sene içinde çıkacak olan remake..

Fragmanı izledim ve 90 yapımı it'e göre bu yapımın fragmanında biraz olsun gerildim. En başta kötü karakterimiz Pennywise, ilk filmde rengarenk giyinmiş devamlı oyunlar oynayan ve kahkaha atan bir karakter iken bu kez robotik, renksiz ve tamamen kindar bir şekilde çıkacak gibi. Devamlı öfkeli bakışlar atan, sinsi karakterinden taviz verip daha agresif ve saldırgan bir varlık gelecek sanki. Bu benim için pek hoş bir detay değil çünkü oldum olası palyaçolardan korkarım, gördüğüm anda yüzümü başka tarafa çeviririm. Eski Pennywise'ın cümbüş karakteri biraz olsun insanı güldürüyor, palyaçolardan korkanlara bile sevimli görünüyordu.. Şimdiki halini pek seveceğinizi sanmıyorum.

Bunun haricinde film aynı sahneleri daha profesyonel efektlerle izletecek, ne olacağını bildiğiniz anları tekrar yaşamanıza yol açacak gibi görünüyor. Bu iyi olacak mı  yoksa filmin gerilimini azaltacak mı zaman gösterecek... Ben de bir Stephen King okuru olarak bekliyorum.

25 Nisan 2017 Salı

A Clockwork Orange



Beni Kubrick ile tanıştıran Anthony Burgess romanı A Clockwork Orange'ın bendeki yeri çok çok özel.. Okuduğum günü hala dün gibi anımsıyorum. Boş geçen ve miskinliğin bende yaşattığı "suç işliyormuş hissi" ile harcamak üzere olduğum, sıcak bir yaz günüydü. (Evet, suç işliyor gibi hissediyordum ve hala boş kaldığımda içim rahat olmaz çünkü oldum olası geri getiremediğim değerlerden biri olan "zaman"ı boşa tüketmek büyük rahatsızlık veren hislerden biridir benim için.) Yine hep yaptığım gibi Ekşi Sözlük'te okuyacak roman veya izleyecek bir film arıyordum. Kader işte. Beni Otomatik Portakal ile tanıştırdı... İkindi vakitlerinde başladığım kitaba kendimi öyle kaptırmıştım ki henüz güneş batmadan son sayfalara ulaşmıştım. Kitabı kapadığım an kısa süreli bir mindfuck ardından içimden geçen ilk şey şu oldu: "Hayatım boyunca okuduğum en güzel roman otomatik portakal olmalı!"

Gelelim hakkında yazacağım sinema kısmına. Açıkçası romanlardan uyarlanan filmleri kitabı okuduktan sonra izlemek pek hoşlanmadığım bir durum. Genelde yönetmenler birebir uyarlama yapmak istemediklerinden kitabı kırparak beyaz perdeye aktarıyor. Kitapta belki de çok önemli olduğunu düşündüğüm anları da filmde görememek beni mutlu etmiyor ne yazık ki. Maalesef ki kelimesini üstünde durarak söylüyorum, bu sancıyı Otomatik Portakalı izlerken de yaşadım...

Resmen fanı olduğum, deha olarak tanıdığım Stanley Kubrick Abi'nin bu uyarlamasını doyurucu bulmadım. Zaten Kubrick'i biraz olsun tanıyanlar bilir, senaryoyu nereden alırsa alsın izlettiği filmde siyasi, ahlaki veya sosyolojik göndermeler Kubrick'in yapmak istediği asıl şeylerdir ve bu mesajlar da genellikle uyarlanan öyküden, romandan kopuk olur.

1971 yapımı A Clockwork Orange'ı izlerken de aklıma gelen şey tam olarak buydu. Kubrick, insanlığa ve yaşadığı topluma okkalı tokatlar indirmek istiyor, siyasetçileri yerin dibine sokmaya hazırlanıyordu. Belki de tüm bu hırsı da Kubrick'in sonunu getirmiştir. Çünkü diğer filmlerinde de paraya tapan ve merhametten arınmış örgütleri birer birer deşifre etmeyi, hepsini eleştirmeyi ne pahasına olursa olsun eksiltmedi sanat hayatından. Büyük cesaret doğrusu. Hayran kalmamak elde değil...

Film çok etkileyici bir müzikle, şahane bir kamera açısıyla başlıyor. Ana karakter Alex, kötü karizmasıyla, sert bakışlarıyla izleyiciye gözünü dikmiş bir vaziyette kafayı bulurken kamera yavaş yavaş tüm alanı göstermeye çekiliyor. Alex'in seyirciyi sapıkça röntgenlercesine bakışları eşliğinde arka planda çalan müthiş müzik Funeral of Queen de gerilimi bir doz arttırıyor ilk dakikalardan.. Ve karizmasına tekrar tekrar hasta olduğum, yaşına rağmen kötülüğün babası diyebileceğim Alex, kitabın girişindeki o müthiş monoloğuyla girişi yapıyor. "...ve Korova Süt Bar'ında oturmuş, rasodoklarımızı yoruyorduk..." Filmin belki de en etkileyici sahnesi giriş kısmıydı...

Önce biraz hikayeye sonra da Kubrick'in niyetine değinecek, biraz da kitap hakkında birkaç görüşümü belirtecek ve yazımı noktalayacağım:

Hikaye şöyle, Alex ve çetesi yaşadıkları şehirdeki diğer serseriler gibi insanlara kan kusturan, soygunlar yapan, sisteme kafa tutan ve tüm bu şiddeti gerçekleştiren bir grup. Çete üyeleri çok genç, ertesi gün okul için erken kalkacağından uykuda olması gereken saatte süt barında kafayı bulan karakterler. Sert içkiler bünyelerine öyle etki ediyor ki içtikten sonra "diğer gençler gibi" agresifleşiyorlar ve ortalığı kan gölüne çeviriyorlar. Cinsiyet, yaş, ortam gözetmeden vicdansızca yapıyorlar tüm bu eylemlerini.. Derken gün geliyor, çete üyeleri Alex'in başkanlığına itiraz etmeye başlıyorlar, isyan çıkarıyorlar ve yaşanan ufak bir arbede sonucu birbirlerinden ayrı düşüyorlar. Hepsi kendini bu bataktan kurtarırken Alex ise hapse giriyor... Dönem içinde bazı psikolojik çalışmalar yapılmakta. Sinema gibi bir ortamda suçluyu gözünü kırpamayacak şekilde bağladıktan sonra şiddet içerikli görüntüler izleterek şiddetin ne kadar mide bulandırıcı olduğunu kavratmaya çalışıyorlar. Alex de bu deneylere ilk tabi tutulan tutuklu oluyor...

Kitapta birçok önemli husus var. Bunları bir bir bahsedersem kitabı okumanızın bir anlamı kalmayacak. Dolayısıyla ben filmde asıl üzerinde durulan, kafa yorulması gereken sahnelerden birine değinmek istiyorum. Dediğim gibi Kubrick, yönetmen koltuğunda siyasetçilere ve devlete göz kırpmak istemiş. Sinsi sinsi sırıtarak komut verdiği o koltuktan belki de sinema dünyasında görülebilecek en başarılı eleştirilerden birini gerçekleştirmiş.

Tecavüzcü, katil, hırsız, esrarkeş, alkolik, ruhu kapkara olan Alex, deneyler sona erdiğinde devlet başkanı tarafından ziyaret ediliyor. Hastanede Alex'e gayet iyi müdahalede bulunuyorlar, envai çeşit ikramlar ve yemekler sunuyorlar. Başkan odadan içeri adımını atar atmaz Alex'e yapışıyor, Alex'i besliyor, onunla fotoğraf çekiliyor sonra da ona ufak bir hediye veriyor. Aslında başkanın umrunda olan Alex veya Alex'in eziyet ettiği insanlar değil. Bilimsel gelişmeler ise hiç değil. Başkanın niyeti medya aracılığıyla reklamını yapabilmek, algı operasyonlarını tüm otoritesiyle yönetebilmek. Bunun için bir zamanlar kendisine düşman olan Alex'i siyasi emelleri uğruna bizzat elleriyle besliyor, ayağına kadar geliyor. Düz yazı olarak bu mesajı aktarmam eminim ki hiç yeterli olmadı sizin için. Çünkü arkaplandaki klasik müzik eşliğinde, Alex'in kindar bakışlarıyla beraber dank ediyor her şey...

Gelelim kitap hakkında söylemek istediğim o çok önemli şeylere:

Elime geçen çeviri bazı noktalarda başarısız kalmış, elinden gelenin yapılamadığı bir çeviriydi. Tekrarlar çok fazlaydı, Türkçe'ye çevrilmeden direkt sunulan yabancı terimler vardı. Buna rağmen hikayenin akışında hiçbir tümsekle karşılaşmadım.

Burgess, kullandığı dil içinde kendine ait bir argo grubu oluşturmuş. O dönemki toplumdan bağımsız bir dille, alaycı bir şekilde yazmış Alex'in çoğu cümlesini. Kitabın en hoşuma giden noktası buydu belki de. Daha önce hiç duymadığım hatta anlamı bile olmayan argolar Alex'in kelime dağarcığının büyük bölümünü oluşturuyordu...

Son bir noktaya daha gelmek istiyorum: Film boyunca eşsiz bir klasik müzik ziyafeti vermiş sevgili yönetmenimiz. Gioachino Rossini, Beethoven, Erika Eigen gibi müthiş yetenekleri dinletiyor, görsel şölenle birlikte izleyicideki gerilimi arttırıyordu.

Belki de Kubrick'in en iyi filmi değildir Otomatik Portakal. Ama roman olarak yüzyılın en iyi eserlerinden biri olduğunu söylemek gerekli...


23 Nisan 2017 Pazar

The Shining


Öncelikle koyu bir Kubrick hayranı olduğumu söyleyebilirim. Farkettiyseniz bu blogta hakkında yazdığım ilk Kubrick filmi bu olacak. "Madem o kadar hayranıydın neden şimdiye kadar bu adam hakkında yazmadın?" diyebilirsiniz belki de. Eee... (bahane arıyor.) Buna verebilecek pek geçerli bir cevabım yok.:) Şu ana kadar Kubrick filmografisine giremedim ama yazmak istemediğimden değil yazmayı beceremediğimden giremedim. Umarım bu yazıyı tamamlayabilirim, vazgeçip de silmeden yayınlayabilirim... Neyse başlayalım,

Shining hakkında ne kadar konuşursam konuşayım hiçbir şekilde filmi yeterince aktaramam. Çünkü usta Kubrick öyle bir yönetmenlik yapmış ki bu filmde, öyle dekorlara başvurmuş ki filmin her salisesinde, hiç beklemediğiniz anlarda kıyıda köşede toplumsal, etik mesajlar veren, insanlığı eleştiren semboller kullanmış. Ben filmin analiz kısmına geçmeyeceğim çünkü gerçekten çok fazla detayı barındıran bir yapım. Film hakkında Kubrick hayranları tarafından yapılmış, gayet doyurucu analizler bulunduran bir belgesel var. Adı Room 237. Türkçe altyazılı olarak malum ortamlardan izlemeniz mümkün. Bu belgesel hakkında size diyeceğim tek şey var:Filmi sonuna kadar izleyin. Film bitince "mindfuck" yaşarken, "Kubrick'in en lüzumsuz filmi olmuş" bu falan derken biraz hava almaya çıkın. Geri dönünce Room 237'yi izleyin. İzledikten sonra yanıldığınızı, Kubrick'in bir deha olduğunu, bu filmin sinema tarihine geçmiş en başarılı eserlerden biri olduğunu tekrar tekrar kabul edecek, belgesel bitince filmi yeniden izleyip anlatılan detayları gördükçe süper zeka Kubrick'e hayran kalacak, belki de bir Shining fanı olacaksınız. Filmi korku filmi beklentisiyle izleyip yetersiz bulduysanız ve şimdiye kadar Room 237'ye bakmadıysanız bana güvenin, arkanıza yaslanın ve Room 237'yi izlerken Shining'in ne kadar efsanevi bir yapım olduğunu görün...

80' yapımı Stanley Kubrick imzalı Shining Stephen King'in meşhur romanı Medyum uyarlaması bir film. Lakin üstte yazdığım satırlardan sonra kitabı okuyan birçok kişi filmin birebir uyarlama olmadığını belirtecek, haklısınız zira film Beyaz Amerika'nın katlettiği yerlilerin topraklara yerleşmesine, soykırımlarına, Amerika'nın bizim topraklarımız diye sahiplendiği toprakların asıl sahiplerine selam çakıyor.

Hikaye şöyle:emekli öğretmen Jack, sezonluk çalışan bir otelin sezon sonu döneminde bekçilik yapmayı kabul eder, özel yetenekleri olan oğlu Danny ve eşiyle otele görev süreleri dolana kadar yerleşirler. Aile, tatil niyetiyle gelir bu devasa otele aslında. Ne yazık ki işler beklendiği gibi gitmez. Otelde bir dizi paranormal olay, hayaletler aileyi güzelce karşılar; cinnet geçiren Jack ailesini katletmeye karar verir. Ha söylemeyi unuttum Jack'ten önce otelde bekçilik yapan bir abimiz de aynı safhadan geçmiştir ve akıbeti belli değildir...

Filmin mesajlarından biraz bahsettim. Çok detaya inmeyi de düşünmüyorum ama belirtmek istediğim önemli mesaj filmin geçtiği mekan, otel önceden bir yerli mezarlığıymış. Overlook Oteli bu mezarlığın tam üzerine inşa edilmiş. (Bu sahne aklıma Burzum'un yaratıcısı Varg Vikernesin verdiği röportajlarından bir demeçi getirdi. Şöyle ki Varg geçmişinde kilise yakmış, kiliselere ve Hıristiyan kültürüne fazlasıyla tahribat yaşatmış biri. Kendisi tüm bunları yapmasının sebebini şöyle açıklıyor: Kültür emperyalizmiyle canım Norveçimin Pagan kültürünü yok etmeye başladılar. Her yere Mc Donald açtılar, Coca Cola afişleri yapıştırdılar, Mtv ile yaşantılarımızı etkilediler. Hıristiyanlar bizim Pagan kültürü açısından önemli yapılarımızı yıktılar ve yerlerine kendi kültürlerinin, kendi mimarilerinin parçalarını yerleştirdiler, kiliseler yaptılar. Buna tepkisiz kalamazdım ve sessiz kalıp asimile olmamak için bu yönteme başvurdum...) Beyazlar şiddet uygulayarak girdikleri toprakları soykırımlarla temizlemiş, hayatta kalan yerlileri köle pazarlarında satmış, saklanan Amerikan tarihini böyle oluşturmuşlar. Yerlilerden hiçbir iz bırakmak istemediklerinden onlardan kalan her şeyi tahrip etmişler, oteller veya kumarhaneler kurarak kendilerince restorasyon çalışmaları yapmışlar. Kubrick de tam olarak buna parmak basmış. Jack'i beyaz erkeklerin şiddetinde bir sembol olarak kullanmış, Amerikan halkını(!) güzelce tokatlamış... Kullandığı bazı ögelerle bunu anlamak gayet mümkün. Tek gereken filmi pürdikkat izlemek.

Dediğim gibi daha fazla detaya girmeyeceğim zira bu film hakkında spoiler vermek istemiyorum. Tek dileğim herkesin izlemesi. Kubrick'in öldürüldüğüne inanan hayranları arasındayım ve bu filmin de öldürülmesine bir sebep olduğunu düşünüyorum. Susturmak isteyen sevgili Rockefeller ailesi, Amerikan Hükümetindeki gizli oligarşinin ve bu oligarşinin Vatikan uzantısının bu işte parmağı olduğunu, daha fazla deşifre olmak istemediklerinden Kubrick'i öldürdüklerini sanıyorum. Kubrick yaşadığı süre içinde de bu deşifre işini gayet doyurucu bir şekilde yapmış aslında, Eyes Wide Shut ile Rockefeller'ların ve uzantısı örgütlerin sahip olduğu güçleri, toplantılarındaki satanist ritüellerini gayet güzel deşifre etmiş. Onun hakkında da yazacağım tabi ki...

Senaryoya hasta olmam haricinde Jack Nicholson, Shelley Duvall ve Danny Lloyd'un usta oyunculuklarına hayran kaldım. Kubrick bu filmi öyle obsesif bir şekilde çekmiş ki meşhur kapı kırma sahnesini Nicholson'a tam 127 defa tekrar ettirmiş. Bunun yanında filmin girişindeki müzik, filmdeki kamera açıları (Kubrick bu filmde steadicam kullanmış, bu kadar uzun süre boyunca steadicam kullanan ilk yönetmen olmuş.), film müzikleri çok çok güzel olmuş hatta güzel kelimesi bile yetersiz kalacak derecede aşmış olaylara girilmiş...

Ayrıca en sevdiğim Stanley Kubrick filmi olan Cinnet hakkında yazı boyunca bahsettiğim belgesel room 237'yi izlemenizi tekrar tekrar tavsiye ediyor, birkaç kamera arkasını da buraya bırakıyorum: alkislarlayasiyorum.com/icerik/121059/shining-filmi-kamera-arkasi
alkislarlayasiyorum.com/icerik/204628/the-shining-jack-nicholson-oyunculuk-dersi


19 Nisan 2017 Çarşamba

Victor Frankenstein


2015 yapımı, Daniel Radcliffe (namı diğer Harry Potter) ile sakalın acayip şekilde yakıştığı James McAvoy'un tüm karizmasıyla başrollerinde yer aldığı Victor Frankenstein, Lucky Number Slevin filmiyle beğenimi kazanmış Paul McGuigan'ın şimdilik son filmi...

Ben bu filmin adını duyduğum an aklıma çocukluk travmalarımdan biri olan Mary Shelley's Frankenstein geldi. Gotik içerikli aşk filmlerine bayıldığımı itiraf etmeliyim. Bahsettiğim 90'ların önemli filmlerinden biri olan "Frankeştayn"ı bu düşkünlüğümle geçen senelerde tekrar tekrar izlediğimden yine hoş bir romantik korku filmi izleyeceğim beklentisiyle başladım Victor Frankestein'a da. Gelgelelim, yüzyılın efektli, patlamalı bilim kurgu filmlerinden biri olduğunu da ilk dakikalardan itibaren farkettim. Yaşlandım herhalde, bu tür filmler beni yoruyor. Film bitiminde iyice bir esneme ihtiyacı duydum ancak filmi beğenmediğimi söyleyemem.

Konumuz şöyle:bir sirkte palyaço olarak çalışan, kambur bir ucube var. Bu arkadaş kendi kendine anatomiyi, fizyolojiyi öğrenerek tıp konusunda kendini epey geliştiriyor. Aynı anda tıpkı freaks'teki gibi zengin kodomanları güldürmek için kendilerini sahnede ezdiriyor, başlarındaki paragöz abilerin zulmetmesine de göz yumuyor. Ucube falan da kardeşim, bu adam da insan değil mi? Her ne kadar palyaço kimliğiyle benliği özdeşleşmiş, insan olduğunu unutmuş olsa da arkadaşımız duygularına hakim olamıyor ve sirkte akrobasi gösterileri yapan bir hanımefendiye vuruluyor.. Bu ablanın başına gelen ufak bir kaza sonrası ablayı ölümden döndüren palyaço Igor ile tıp öğrencisi olan Dr. Victor'un yolları tam da bu olay yerinde kesişiyor. Igor'un marifetlerine hayran kalan Victor Frankestein de duramıyor, "gel ulan kerata, seni kurtarayım buradan." diyerek Igor'u sirkten kaçırıyor. Kaçırma anında tabi ki ikiliye rahat yok, sirkteki çalışanlar bu adamları baya baya kovalıyor ve yine ufak çapta yıkımlar meydana geliyor bu hengamede.. Sonuç olarak Igor ve Victor aranan suçlular olarak şehrin her yerine duyuruluyor. Victor, ateist bir karakter ve Tanrı'dan sonraki en büyük düşmanı azrail olabilir. Dileği ölüleri diriltebilmek. Bu amaçla uzun zamandır üzerinde çalıştığı projesini Igor'a sunması ve ortaklık teklif etmesiyle olaylar gelişiyor...

Ama çok önemli bir sorunsal var: Ya ölümü engellemek doğanın dengesini tahribata uğratır, her şey beklenenin aksine iyice boka sararsa... Aman arkadaşlar, siz siz olun bu filmden sonra laboratuvar açıp da ölüleri diriltmeye, gereksiz aksiyonlara atılmaya falan çalışmayın.


15 Nisan 2017 Cumartesi

Cem Baba...(Resimdeki Gözyaşları)


Birgün belki hayattan
Geçmişteki günlerden
Bir teselli ararsın
Bak o zaman resmime
 Gör akan o yaşları

Benden sana son kalan
Bir küçük resim şimdi
Cevap veremez ama
Ağlar yalnızlığına

Ve işte arda kalan
Bir avuç anı şimdi
Koyup da bir başıma
Bırakıp gittin beni

Sen yalnız değilsin
Biliyorum neredesin
Bu üzerdi beni
Yaşasaydın ve görseydin

Birgün belki hayattan
Geçmişteki günlerden
Bir teselli ararsın
Bak o zaman resmime
Gör akan o yaşları