kült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2017 Perşembe

A Nightmare on Elm Street (DOKUZ, ON, UYKUYA SON) - 1984



Normalde bu tarz işkenceci filmlerini korku olarak kabul etmem. Benim için korku filmi baş antagonistin etten kemikten oluşmuş, elle tutulur bir tip olması değil; tam tersine mistik güçlere sahip olan, ruhu karanlık tarafından ele geçirilmiş ve bir insan tarafından mağlup edilmesi hiç kolay olmayan bir karakter içermelidir. Örneğin Psycho veyahut hakkında birkaç yazı yazdığım Halloween kelimenin tam manasıyla korku filmi değildir bana göre. Zaten biz de bu filmlere korkudan evvel slasher yani işkenceci filmleri diyoruz bildiğiniz üzere. Örneğin Norman Bates kan donduran işlere imza atmış, ruh sağlığı ürkütücü seviyede bozuk, son derece soğukkanlı bir psikopat olabilir ama nihayetinde insanlar tarafından durdurulabilir de çünkü sahip olduğu tüm güç tamamen insan doğasından gelmedir. Öte yandan The Conjuring'deki kötü arkadaşlarımız ise tamamıyla insan üstü güçlere sahiptirler. Çünkü oradaki kötüler insan değil tamamen ruhani varlıklardır ve her insanın aşamayacağı, mistik güçlere sahiptirler.

Elm Sokağında Kabus filmi iki türün de arasında kalmış bir yapıttı bana göre. Slasher içerikler yani bir manyağın bir dizi cinayet işlemesi olayı konu ediniyor aynı zamanda manyağımızı rüyalarında görenler dışında kimse göremiyor dolayısıyla cinayetlerinin sorumlusunun doğaüstü bir güç olduğuna inanmıyorlardı. Bunun yanında katilin güçleri kesmek, vurmak ile sınırlı değil; rüya atmosferini kendi istediği gibi şekillendirmek, kendine rüyada olduğundan dilediği gibi biçim verebilmek ve insanların da zihnini yönlendirebilmek gibi güçleri de vardı. Mesela yarı uykuda olan Nancy'e dersliğin kapısından ondan başka kimsenin göremeyeceği bir ceset torbası göstermek, cesetleri konuşturmak düşmanının psikolojisine zarar vermek için kullanabildiği mistik güçlerinden bir kısmıydı. 

Bu yüzden yani Freddy ulaşılamaz ve Freddy'nin ait olduğu mekanlar ve biçimler soyut bir düzlemde olduğundan bu filmi korku kategorisine gönül rahatlığıyla dahil edebilirim...

Belki de bugün itibariyle izleyen kimi insanlar bu filme gülecek, korku olarak kabul etmeyecek ama çekildiği dönemin şartlarına göre düşünülürse ne kadar orijinal ve ürkütücü bir fikir olduğu korkmak için yeterli bir sebep sayılır. Yurdum korku severlerinin de en büyük eksiklerinden biri bu aslında. Filmi çekildiği dönemlere göre değerlendirememek, günümüz korku filmleriyle karşılaştırmak. Exorcist'in komik olduğunu düşünen, makyajlarını ve efektlerini ucuz bulan biri o zamanlarda türünün ilk örneği kabul edilen "spider walk"ın dönemin korku piyasası içinde ne kadar korkutucu bir sahne olduğunu bilmiyor ya da es geçiyordur.     

Bu blogu okuyanlardan bu filmin konusunu bilmeyen yoktur sanıyorum. Yine de amme hizmeti olsun azıcık bahsetmekten zarara girmem nasıl olsa:

Bir grup genç arkadaşlar var. Bunlar yakın zamanlarda benzer rüyaları görüyor ama delilik olarak kabul ettikleri için bunu bir tesadüfe yoruyorlar. Bu rüya meselesini ilk kez dile getiren ve bundan son derece rahatsızlık duyan Tina, ailesi evde olamayacağından ve yalnız kalamayacağından arkadaşlarını evine davet ediyor. Aslında aynı zamanda Tina'nın davet ettiği arkadaşlarından biri olan Nancy de benzer rüyaları görüyor ama bunların mantıklı olmadığını düşündüğünden herhangi bir hazırlık vs. yapmıyor. Tümü evde uyurken gecenin bir yarısı Tina parça pinçik edilen ilk kurban oluyor ve polis bu olayın üzerine düşerek Tina'nın erkek arkadaşını göz altına alıyor. Nancy ne kadar inanmak istemese de rüyaların ardından Tina'nın katledilmesi ve her rüyasında onun da öldürülmeye çalışılması olayların polislerin sandığı gibi fiziksel olmadığını kabullenmeye ve Freddy ile tanışma faslına başlıyor. 
Peki Freddy'nin bu çocuklarla alıp veremediği ne? Söyleyelim onu da, bu çocukların aileleri bir zamanlar Freddy isimli bir hizmetliyi çocuk cinayetlerinden sorumlu tutuyorlar ve benzinleyip cayır cayır yakıyorlar. Gayet dramatik bir sebep yatıyor temelde yani.

Şüphesiz Wes Craven slasher dünyasındaki en önemli isimlerden biri. Scream serisi ile ölüm döşeğine düşmüş bir türü tekrar ayaklandıran, izleyicileri kan ter içinde bırakmayı seneler geçse bile rahatlıkla başarabilen bir yönetmen ve senarist. Scream'den daha yetkin işler kabul edebileceğimiz, belki de en önemli filmleri de Elm Sokağı serisi. Michael Myers, Leatherface ve Norman Bates ile başlayan akımın bu isimlerden etkilenmesiyle yaratılan ilk isimleri arasında yer alması sebebiyle ve Michael'ın başlattığı ateşi harlaması ile slasher korku dünyasının tartışılamaz seviyede önemli bir ismi Elm Sokağı da. Wes Craven'in bu kadar etkili işlerin altında imzası olduğundan haberim yoktu. Ben kendisini Scream ile tanımıştım ve en başarılı eserinin Scream olduğunu sanıyordum ama meğersem hiç de öyle değilmiş. Çok daha önemli işleri yaratmış Craven amca. Kendisine duyduğum saygı daha da arttı bu filmden sonra.

Ayrıca filmde genç Johnny Deep yer alıyor. Ben oyunculardan hangisinin o olduğunu farketmektek zorlanmıştım. Deep'in popülerliğini başlatan ilk filmmiş bu.

Uzun lafın kısası bir kült kabul edilen A Nightmare on Elm Street türünün en önemli ve korku severler tarafından kaçırılmaması gereken bir eser. Serinin günümüzde de birçok filmi çekildi ancak eski filmlerinin tadını hiçbiri veremez kesinlikle.

Sadece hoşuma gitmeyen tek yer oldu orası da filmin sonuna saklanmış. Film sonunda inception'a sarıyor ve kafa karıştırıcı bir sonla biterek can sıkıyor ne yazık ki. 


21 Kasım 2017 Salı

Halloween II



Halloween serisinin ikinci filmi, ilk filmin de devamı olan Halloween 2 şimdiye dek izlediğim Halloween filmleri arasında en sevdiğim ve en çok gerildiğim oldu. Film 81 yapımı yani ilk filmden üç sene sonra çevrilmiş. İlk filmin izleyici ve sinema dünyası üzerinde yarattığı etki dolayısıyla Halloween benzeri temaları işleyen onca serinin de ilk filmleri başlamış Cadılar Bayramı'ndan esinlenerek. Bir önceki filmin incelemesinde de bahsettiğim üzere Halloween bu türde çekilen ilk film olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla ardılları olan Friday the 13th'in psikopatı Jason, Elm Sokağı'nın Freddy'si falan hep Michael Myers'tan etkilenerek yaratılmış karakterler. Tüm bunlar da bize ilk filmin ne kadar başarılı olduğunu, ne kadar insanı peşinden sürüklediği gösteriyor.

İkinci film doğrudan 1'in devamı, Halloween gecesi kaldığı yerden devam ediyor. Laurie hastaneye kaldırılıyor, altı kurşun yemiş olan Michael ortalarda yok, Loomis ise halkı uyarmaya o ölmedi ve devam edecek diye felaket tellallığı yapmaya devam ediyor. Micheal ise polislerin çoğunun beklemediği şeyi yapıyor, Laurie'nin peşine takılıp hastaneyi basıyor. İnsanların bir kısmı olayın ciddiyetinin farkında değil. Hatta makaraya alanlar bile var. Bu salak tiplerden birisi de hastanede çalışıyor. 
Cem Yılmaz'ın meşhur esprisi var ya izlerken aklıma o geldi direkt. Şişko ve salak olan karakter ilk kurbanlardandı.  

Loomis'in ne kadar ciddi olduğunun farkına varan emniyet halkı televizyon ve radyolar vasıtasıyla uyarıyor, sakın evlerinizden çıkmayın dışarıda psikopat bir katil geziyor diye ve Michael'ı aramaya başlıyorlar. Onlar arayadursun Michael hastanede doktorları, hemşireleri, hasta bakıcıları birer birer elden geçirmekte...

--Spoiler!--

Üstte de dediğim gibi serinin en etkilendiğim ve en gerildiğim filmi ikinci sanırım. Michael'ın Laurie ile Loomis'i köşeye kıstırdığı ve ikisinin de üzerine rastgele bıçak salladığı sahnede iki büklüm olduğumu hatırlıyorum heyecandan. 

En şiddetli bulduğum sahnesi ise küvet sahnesi oldu. Kaynar suda hemşireyi paramparça edene kadar boğduğu korkunç sahne ve sonlarına doğru bakamadım, parmağımı kadının üzerine koyup filmi onu görmeden izlemeye çalıştım.

--Spoiler!--

Bu filmin en etkileyici bulduğum yanı hikayeyi kopmadan sürdürmesi oldu. Hatta filmin ilk sahneleri önceki filmin meşhur son sahnelerini göstererek başlıyor. 

John Carpenter tarafından bestelenen serinin soundtracki de favori film müziklerim arasında yer aldı. O kadar beğendim ki müziği ve müziğin giriş noktalarını film biter bitmez aldım orgu elime, geçtim bilgisayar karşısına şarkının notalarını falan öğrendim. Carpenter gençliğinde babasının isteği dolayısıyla müzik okumuş. Müzik konusunda da çok yetenekli biri bestelediği birçok soundtracki çoğumuz bilmeden de olsa duymuşuzdur. Hatta bunlardan en meşhur olanı yeşil çam klasiği "operasyon müziği". Şarkı aslında Assault on Precinct 13 filminin soundtracki. Bizimkiler de farklı amaçlara hizmet etmesi için kullanmışlar işte. 


Nedense kulağıma en hoş gelen ise Halloween 2'deki bestesi oldu. Myers'ın göründüğü yerler çalmaya başlayarak insanı gerim gerim geren, ruhunu bozan, korkunç bir müziği var ikinci filmin. 

Serinin en iyi filmi olduğunu iddia ediyorum ve tüm korku severlerin muhakkak izlemesi gerektiğini savunuyorum Halloween 2 için. Hikayesiyle, müzikleriyle, karakterleriyle beni en etkileyen işkenceci-korku filmi oldu. 


22 Mart 2017 Çarşamba

The Exorcist (1973)



Benim gibi korku-gerilim düşkünü olup da Türkiye'deki korku sektöründen tiksinen nice insan var, göremesem de kalbim her zaman, onlarla birlikte atıyor. Şeytanı, cinleri, perileri korku ögesi olarak kullanmak başta ilgi çekiciydi belki de. Düşünseniz ya, bu tema daha hiç çekilmedi, kimse bu ögelerle film yönetmeye cesaret edemedi ve bu planı ilk siz uyguladınız. Tabi ki seyirciler ilgi gösterecek, bu hareketiniz çığır açacak. Ama bir, iki, beş, on derken bu şeylerin cıvkını çıkarmadık mı sizce de? Örneğin "Türk yapımı korku filmi" dendi mi akla gelen ilk seri Dabbe. Evet, yönetmeni takdir ediyorum çünkü emek veriyor ve her zaman düşüncem şudur:korku filmi yönetmek gerek atmosfer, hikaye; gerekse efektler, çekimler bakımından çok zor bir iş. Her yiğidin harcı değil yani. Bu yüzden Dabbe serisi belki de ilk bir iki filmiyle çok başarılı ve takdiri hakeden bir hareketti, kim bilir? Çünkü bu cin filmlerine böylesine ilgi toplayan, birçok yönetmeni ve yönetmen adayını tema yönünden etkileyen bir projeydi. Amaaa.. Ama, ama, ama... Aynı konuyu evirip çevirip kullanmak, her olayı "yaşanmıştır" etiketiyle yansıtmak ve sadece paranormal korku filmine yönelmek bir yönetmenin (finansal olarak geliştirse de) teknik bakımdan gerilemesine yol açmaz mı? Türk sineması yeniliğe aç. Çünkü hiç birikimi olmadan ergenlik çağında roman yazmaya kalkan sonra da bu yazdığını filme uyarlayan yönetmenler gibi çok sayıda kalitesiz yönetmen adayı mevcut. Bir deneme okumuştum, iş adamı zihniyetiyle sanata bulaşırsanız senelerinizi tiyatroya verseniz de paradan başka hiçbir özelliğiniz olmaz ve gerçek sanatçı olamazsınız, diyordu. Ne kadar haklı bir cümle! Buradan ülkedeki film yönetmenlerine ve onlara imrenenlere sesleniyorum: Para için değil, bir şeyleri göstermek için filmler yönetin. Zeki Demirkubuz, parasızlıktan yeni film çekemiyor. Türkiye'nin en yetenekli ve en saygıdeğer yönetmeninin adı bilinmezken ortaokulda yazdığı ergen hikâyesini sinemaya uyarlayanlar zirve yapıyor bir haftada. Bunda eleştirmenlerin de payı var. Biraz olsun kendi fikirleriyle, çıkar gözetmeden eleştiri yazsalar Türk dram kısmının dünya genelinde en iyi yönetmenleri (Ömer Lütfi Akad, Nuri Bilge Ceylan, Çağan Irmak, Zeki Demirkubuz, Serdar Akar gibi) yetiştirdiğinin farkına varacak insanoğlu. Ama yok Şahan küfür ediyor ya, ona yazalım biz, zaten çok ses getirir ve biz de payımızı alırız...

Neyse, lafı uzattım;

Dediğim gibi Türk korku sektöründen şikayetçiyim. Türk sinemasında, yalnızca küfürle mizah yapan komedi yönetmenleri, cinlerle ünlenen korku yönetmenleri, genç kızların beynini Amerikan rüyasıyla yıkayan vasıfsız yönetmenler ilgi görmemeli!

İşte bu şeytan, cin temalı filmlerin de en başarılı, yüzde yüz saf kült korku filmi Exorcist, bu akımın önemli temsilcilerinden. Tıpkı bizdeki gibi işin cıvkını çıkarmış olsalar (Kaç tane exorcist çekildi sonra) da ilk filmleri, 70'li yılların hatta 20.yüzyılın en başarılı ve en değerli korku filmi. Yöntemler, makyajlar beğenileri tamamen hakediyor. Örümcek yürüyüşü, o dönem için izleyicilerin kanını donduran, dondurmayı geç buz kestiren bir olay. O dönemin çocuklarını düşünseniz ya, meraktan izliyor ve merdivenden elleri üstünde tepetaklak inen, kusan bir kızı görmeleriyle o sahne hafızalara kazınıyor, dolaplar devrilmiş, yerde kız kendini haçla deşerken Let Jesus fuck you, diye haykırıyor. Ben bir yüzyıl sonrasında izlemiş olmama rağmen üst komşu "hörrr" yapsın gece yarısı, boncuk boncuk terliyorum. Aklıma ayin esnasında kardeşimizin horul horul ağladığı sahneler geliyor...

O dönem bahsettiğim örümcek yürüyüşü, "seyircileri daha alıştırmadık pat diye önlerine koyarsak travma geçirirler" düşüncesiyle kaldırılmış ancak sonraki directors cut versiyonuna koymuşlar, ne yalan söyleyeyim 70' yapımı korku filminden korkmam herhalde, diye izlemeye niyet ettim ben; spider walk sahnesinde çok acı spazm girdi, kalbimi hissettim bir an...

Biraz da hikayeden bahsedelim de iyice merak edin, izleyin ve uykusuz kalın. Ben de bilerek paylaşıyorum gecenin şu saatinde zaten. Çok uzatmayacağım, detaylıca okumak isteyen varsa buradan veya Google'a  Exorcism of Roland Doe yazarak ulaşabilir, Türkçe kaynak bulabilir misiniz, pek araştırmadım açıkçası. Ama yazının sonunda eğer bulduysam ekleyeceğim, isteyen oradan okuyabilir. Kısaca özetlemem gerekirse film Roland Doe isimli, 14 yaşındaki gencin ele geçirilme yani ecnebi lafıyla "demonic possession" haline din adamlarının bulunduğu müdahaleden esinlenerek yazılmış bir senaryo. Bazı uzmanlar orada exorcism yani şeytan çıkarma olayı olmamıştı asıl müdahale psikolojikti, ruh sağlığı tedavi edilen Roland da iyileşti derken bazı din adamları aksini iddia ettiğinden kesin bir sonuca varmamız imkansız sayılır. Ancak konuyla ilgili belgeseller var, olay Katolik camiasında epey ses getirdiğinden yönetmenden yazara faydalı bir kaynak olmuş. Belgesel "The Haunted Boy: The Secret Diary of the Exorcist" başlığıyla sunulmuş, ilgilisine duyuruyorum. Hikayeyi kabul etmeyen din adamları da epey var. Ele geçirilme anında görülen belirtilerin hiçbiri yok, tamamen ruh sağlığıyla alakalı bir durum, görüşüyle yaklaşıyorlar. Artık filmi, belgeseli izleyip makaleleri okuduktan sonra kararı size bırakıyorum...

Makyaj konusuna ucundan değindim, gerçekten hayran kaldığım bir olay. Öyle bir imaj yaratılmış ki Regan gibi sevimli, ponçik bir kızın bir anda o hale dönüşmesine inanmak istemiyorsunuz. Cidden Regan rolünü canlandıran Linda Blair aşırı sevimli. Altyazılı yani dublajsız izleyince bir de çocuk yapmaya özeniyorsunuz, "şöyle şirin bir kızım olsun ya!" diyorsunuz.. Derken bir anda o şeker kız gidiyor yerine yeşil tonlarında parça pinçik bir suratla, ortalığa kan kusan çirkin bir şey geliyor. Ünlü bir gülme sahnesi var hatta, Exorcist laugh diye aratırsanız o sahneye ulaşmanız mümkün. Adamın ruhu darlanıyor o anda...

Neyse bu biraz kopuk ve yetersiz bir yazı oldu sanki. Çünkü korku filmlerine yazmakta pek becerikli değilim. Ama umarım anlatmak istediğim şeyi biraz olsun kavramışsındır. Durum şu: Şu an abartılan, ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan korku filmlerinin konusu cinleri, şeytanları en canlı haliyle seyirciye gösteren ilk film Exorcist. Daha öncesinde de o kadar korkutan exorcism filmleri çevrilmiş ama içlerinde en çok yankı uyandıran Şeytan i olmuş. Çünkü makyajları, teknikleri bakımından korku aleminde bir devrim niteliğinde. Bizim Türk korku piyasası başarısızlığa mahkum kalacak mı bilmem de exorcist'in çevrildiği dönemlerde "biz de Türk usulü exorcist çevirelim" demişler ve adını da aynen çevirip, isimleri ve karakterlerin özelliklerini değiştirip bir korku filmi çıkarmışlar ortaya. Başarılı bulamadım çünkü senaryoda gülünç kısımlar fazlasıyla vardı ve izlerken Exorcist'teki gibi kanınızın donduğunu hissedemiyor; zaman zaman tebessüm ediyorsunuz. Zaten seneler sonra da Şafak ve tayfası çıkmış, Exorcist'i tiye alalım bizim işimiz korku filmlerini komik hale getirmek mantalitesiyle Kutsal Damacana 1'i çekmiş işte. Bu yüzden Türk korku gelenekleri gülünç geliyor belki de bu ve benzeri projeler bize böyle alıştırdı çünkü. En korkunç sahnede bir espri patlattık, karakterle alay ettik ve anlamı kalmadı filmin...

Son olarak,
birçok korku filmi sunulduktan sonra iddia edildiği gibi bu filmin ardından da filmin yönetimi esnasında kadrodan birçok insanın anlaşılamayacak şekilde öldüğü, kazalar yaşadığı iddia ediliyor. Ben korku filmlerinin ardından öne sürülen bu tür durumları bir satış politikası olarak değerlendirsem de film esnasında ve sonrasında iddialar rahatsız edici boyutta etkili oluyor. Ne kadar "inanmıyorum." diye zorlasam da zaman zaman acı çektiğimi hatırlıyorum.. Tabi bu zevkli bir acıydı...:)

Film müziği de çok etkileyici. Titretiyor vücudu:

Puanlama:


Notlar:
*Roland Doe hakkında bulabildiğim en uzun Türkçe kaynak:https://onedio.com/haber/kimisi-filmlere-konu-olmus-kimisi-de-filmleri-aratmayan-10-seytan-cikarma-hikayesi-722593

*Bahsettiğim örümcek yürüyüşünün kamera arkası:https://www.youtube.com/watch?v=Ebi5zuL03Wc