1980 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1980 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2017 Pazar

The Shining


Öncelikle koyu bir Kubrick hayranı olduğumu söyleyebilirim. Farkettiyseniz bu blogta hakkında yazdığım ilk Kubrick filmi bu olacak. "Madem o kadar hayranıydın neden şimdiye kadar bu adam hakkında yazmadın?" diyebilirsiniz belki de. Eee... (bahane arıyor.) Buna verebilecek pek geçerli bir cevabım yok.:) Şu ana kadar Kubrick filmografisine giremedim ama yazmak istemediğimden değil yazmayı beceremediğimden giremedim. Umarım bu yazıyı tamamlayabilirim, vazgeçip de silmeden yayınlayabilirim... Neyse başlayalım,

Shining hakkında ne kadar konuşursam konuşayım hiçbir şekilde filmi yeterince aktaramam. Çünkü usta Kubrick öyle bir yönetmenlik yapmış ki bu filmde, öyle dekorlara başvurmuş ki filmin her salisesinde, hiç beklemediğiniz anlarda kıyıda köşede toplumsal, etik mesajlar veren, insanlığı eleştiren semboller kullanmış. Ben filmin analiz kısmına geçmeyeceğim çünkü gerçekten çok fazla detayı barındıran bir yapım. Film hakkında Kubrick hayranları tarafından yapılmış, gayet doyurucu analizler bulunduran bir belgesel var. Adı Room 237. Türkçe altyazılı olarak malum ortamlardan izlemeniz mümkün. Bu belgesel hakkında size diyeceğim tek şey var:Filmi sonuna kadar izleyin. Film bitince "mindfuck" yaşarken, "Kubrick'in en lüzumsuz filmi olmuş" bu falan derken biraz hava almaya çıkın. Geri dönünce Room 237'yi izleyin. İzledikten sonra yanıldığınızı, Kubrick'in bir deha olduğunu, bu filmin sinema tarihine geçmiş en başarılı eserlerden biri olduğunu tekrar tekrar kabul edecek, belgesel bitince filmi yeniden izleyip anlatılan detayları gördükçe süper zeka Kubrick'e hayran kalacak, belki de bir Shining fanı olacaksınız. Filmi korku filmi beklentisiyle izleyip yetersiz bulduysanız ve şimdiye kadar Room 237'ye bakmadıysanız bana güvenin, arkanıza yaslanın ve Room 237'yi izlerken Shining'in ne kadar efsanevi bir yapım olduğunu görün...

80' yapımı Stanley Kubrick imzalı Shining Stephen King'in meşhur romanı Medyum uyarlaması bir film. Lakin üstte yazdığım satırlardan sonra kitabı okuyan birçok kişi filmin birebir uyarlama olmadığını belirtecek, haklısınız zira film Beyaz Amerika'nın katlettiği yerlilerin topraklara yerleşmesine, soykırımlarına, Amerika'nın bizim topraklarımız diye sahiplendiği toprakların asıl sahiplerine selam çakıyor.

Hikaye şöyle:emekli öğretmen Jack, sezonluk çalışan bir otelin sezon sonu döneminde bekçilik yapmayı kabul eder, özel yetenekleri olan oğlu Danny ve eşiyle otele görev süreleri dolana kadar yerleşirler. Aile, tatil niyetiyle gelir bu devasa otele aslında. Ne yazık ki işler beklendiği gibi gitmez. Otelde bir dizi paranormal olay, hayaletler aileyi güzelce karşılar; cinnet geçiren Jack ailesini katletmeye karar verir. Ha söylemeyi unuttum Jack'ten önce otelde bekçilik yapan bir abimiz de aynı safhadan geçmiştir ve akıbeti belli değildir...

Filmin mesajlarından biraz bahsettim. Çok detaya inmeyi de düşünmüyorum ama belirtmek istediğim önemli mesaj filmin geçtiği mekan, otel önceden bir yerli mezarlığıymış. Overlook Oteli bu mezarlığın tam üzerine inşa edilmiş. (Bu sahne aklıma Burzum'un yaratıcısı Varg Vikernesin verdiği röportajlarından bir demeçi getirdi. Şöyle ki Varg geçmişinde kilise yakmış, kiliselere ve Hıristiyan kültürüne fazlasıyla tahribat yaşatmış biri. Kendisi tüm bunları yapmasının sebebini şöyle açıklıyor: Kültür emperyalizmiyle canım Norveçimin Pagan kültürünü yok etmeye başladılar. Her yere Mc Donald açtılar, Coca Cola afişleri yapıştırdılar, Mtv ile yaşantılarımızı etkilediler. Hıristiyanlar bizim Pagan kültürü açısından önemli yapılarımızı yıktılar ve yerlerine kendi kültürlerinin, kendi mimarilerinin parçalarını yerleştirdiler, kiliseler yaptılar. Buna tepkisiz kalamazdım ve sessiz kalıp asimile olmamak için bu yönteme başvurdum...) Beyazlar şiddet uygulayarak girdikleri toprakları soykırımlarla temizlemiş, hayatta kalan yerlileri köle pazarlarında satmış, saklanan Amerikan tarihini böyle oluşturmuşlar. Yerlilerden hiçbir iz bırakmak istemediklerinden onlardan kalan her şeyi tahrip etmişler, oteller veya kumarhaneler kurarak kendilerince restorasyon çalışmaları yapmışlar. Kubrick de tam olarak buna parmak basmış. Jack'i beyaz erkeklerin şiddetinde bir sembol olarak kullanmış, Amerikan halkını(!) güzelce tokatlamış... Kullandığı bazı ögelerle bunu anlamak gayet mümkün. Tek gereken filmi pürdikkat izlemek.

Dediğim gibi daha fazla detaya girmeyeceğim zira bu film hakkında spoiler vermek istemiyorum. Tek dileğim herkesin izlemesi. Kubrick'in öldürüldüğüne inanan hayranları arasındayım ve bu filmin de öldürülmesine bir sebep olduğunu düşünüyorum. Susturmak isteyen sevgili Rockefeller ailesi, Amerikan Hükümetindeki gizli oligarşinin ve bu oligarşinin Vatikan uzantısının bu işte parmağı olduğunu, daha fazla deşifre olmak istemediklerinden Kubrick'i öldürdüklerini sanıyorum. Kubrick yaşadığı süre içinde de bu deşifre işini gayet doyurucu bir şekilde yapmış aslında, Eyes Wide Shut ile Rockefeller'ların ve uzantısı örgütlerin sahip olduğu güçleri, toplantılarındaki satanist ritüellerini gayet güzel deşifre etmiş. Onun hakkında da yazacağım tabi ki...

Senaryoya hasta olmam haricinde Jack Nicholson, Shelley Duvall ve Danny Lloyd'un usta oyunculuklarına hayran kaldım. Kubrick bu filmi öyle obsesif bir şekilde çekmiş ki meşhur kapı kırma sahnesini Nicholson'a tam 127 defa tekrar ettirmiş. Bunun yanında filmin girişindeki müzik, filmdeki kamera açıları (Kubrick bu filmde steadicam kullanmış, bu kadar uzun süre boyunca steadicam kullanan ilk yönetmen olmuş.), film müzikleri çok çok güzel olmuş hatta güzel kelimesi bile yetersiz kalacak derecede aşmış olaylara girilmiş...

Ayrıca en sevdiğim Stanley Kubrick filmi olan Cinnet hakkında yazı boyunca bahsettiğim belgesel room 237'yi izlemenizi tekrar tekrar tavsiye ediyor, birkaç kamera arkasını da buraya bırakıyorum: alkislarlayasiyorum.com/icerik/121059/shining-filmi-kamera-arkasi
alkislarlayasiyorum.com/icerik/204628/the-shining-jack-nicholson-oyunculuk-dersi


22 Mart 2017 Çarşamba

John Hurt'ın anısına The Elephant Man


David Lynch'in 1980 yapımı The Elephant Man filmini çok küçük yaşlarda izlediğimden "beni en çok etkileyen filmler" kategorisine gönül rahatlığıyla koyabilirim. O dönemler sinemaya olan ilgimin ilk kıvılcımları yeni yeni parlıyordu, Anthony Hopkins hayranı bir aileden geldiğimden kadrosunda Anthony Hopkins adı geçen filmleri izlememeyi kendi adıma ayıp sayıyordum o ilk zamanlarda. İşte "Fil Adam"la da bu vesileyle tanıştık.

Gerçeğe dayanan filmin hikayesi şöyle:John Merrick'in annesi Merrick'e gebeyken fillerin saldırısına uğruyor bu yüzden Merrick, deforme olarak doğuyor, film de bize doğduktan 21 yıl sonrasını aktarmakta.. Ucubeler sirkinde kullanılan, insanlara sergilenen John, bu sirkte Doktor Frederick (Hopkins) ile tanışıyor. Yaşadığı zulme şahit olan Frederick onu muayene bahanesiyle hastaneye götürüyor; çok büyük kafatası, tümörler ve işlevsiz bir sağ kolla karşılaşan doktor, Londra Bilim dünyasına Merrick'i duyuruyor. Daha sonra Merrick, sirkte üzerinden para kazanan Bytes'ın yanına dönüyor ve geç döndüğü gerekçesiyle Bytes tarafından dövülüyor. Durumu kötüye giden Merrick, hastanede kalmaya başlıyor ki zamanla burada da gece bekçisi, Merrick'i parasal değer olarak gördüğünden sosyete başta gelmek üzere ilgisi olan, meraklı insanlara sunmaya başlıyor.

Daha sonra tekrar sirke dönmüşken bir gösterisi sırasında yere yığılıp kalan Merrick, sirktekilerin desteğiyle Londra'ya geri dönüyor ve sona yaklaşıyor adım adım...

Filmde 1800'lerin atmosferini yaratmak isteyen Lynch aksanlarda da, ortam konusunda da, o dönemin tarzını yansıtma konusunda da muazzam bir iş çıkarmış. Dönemin atmosferini tam oluşturmuş. Öyle başarılı olmuş ki bu konuda, 1980 filmini 1940 çekimi sanıyorsunuz ilk başta.. Kadroda da tüm karizmasıyla Anthony Hopkins, yakın zamanda uğurladığımız sevgili John Hurt, olunca film efsanelere, bir David Lynch efsanesine oynuyor...

Filmin en vurucu sahnesi: dışlanma ve ucube bakışlara daha fazla tahammül gösteremeyen John'un tepkisini ortaya koymak için "i am not an animal, i'm an human being!!" çığlığnı bastığı an. İzleyici ağlamak ve ağlamamak arasında kalırken boğazında oluşan yumrunun aslında ruhunu sıktığını, acılar içinde kıvrandırıp ruhunu nefessiz bıraktığını farkediyor tam o anda. İnsan olmaktan utanır hale geliyor, türünden tiksiniyor ve keşke orada Merrick'in yanında olsam, onu sahiplenebilsem ve uzun sürmeyeceğinden herkesin emin olduğu kısa ömrünün kalanında ona yardım edebilsem düşünceleri içinde... İşte o sahnede yumrunun daha da sıkmasına izin vermeden salmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak, kimseden utanmadan göz yaşlarını acılar içinde dökmek gerekiyor. Acıma duygusu dürtülüyor tam orada. Peki acınası olan Fil Adam mı yoksa biz miyiz? Asıl ucubeler Fil Adam ve dostları, freaks filmindeki insanlar, ex drummer'daki haunted by a freak ile adamı vuran "mongoloid"ler mi yoksa biz miyiz? İlkel olan ilk insan mıydı, sorularına cevap vermek mümkün bu filmle. Dünyadaki en kıymetli şeyin, insan kanının başka insanlarca döküldüğü, en çok insan katliamlarını insanların gerçekleştirdiği dönemin gözleri bağlı, elleriyle kulaklarını kapayan toplumu mu ilkel olan; besin ihtiyacı için doğaya başvuran, daha iri canlılardan korktuğu için bir arada yaşayıp birbirini koruyan ilk insanlar mı?..

Felsefe, sosyoloji ve evrim sınırlarımı zorlayıp bu yazımı okuyanları sıkmak istemediğimden filmin kilit sahnesine yöneliyorum hızlıca:
Doktorun Merrick'i arkadaşım, diye evine çay içmeye davet ettiği sahne.. Merrick, Frederick'in eşi ile karşılaşıyor. Bunun üzerine çoluk çocuk fotoğraflarından sohbet açıyor, evde gördüğü her fotoğraftaki bireyin kim olduğunu soruyor kadına. Kadın da bir bir cevapladıktan sonra John, cebinden annesinin fotoğrafını çıkarıyor ve gösteriyor. Derken hayatında ilk defa gerektiği gibi ağırlanan, kibarlıkla karşılaşan ve gevezelik ettiği için dayak yemeyen Merrick duygu seline kapılıyor ve ağlamaya başlıyor.. "Daha önce görünüşümden ötürü hiçbir kadın bana böyle kibar davranmamıştı" diyen Merrick, ağlamaya müsait duran kadını da hıçkırıklara boğuyor. Seyircinin de içinde tutmayıp ağlaması gereken sahnelerden biri bu...

Makyaj konusunda da sorumlulara hayran kalıyorum her seferinde. Deformasyonu gerçek Merrick ile o kadar yakın yapmışlar ki John Hurt amcayı jeneriğe kadar çıkaramıyorsunuz zaten, "gerçekten de deforme birini oynatmışlar sanırım" algısıyla filmi tamamlıyorsunuz.

Bizim gibi uyumaya hasret, sanata da aşırı düşkün biri fil adam.. Düz yatması vücudu sebebiyle uygun değil, düz yattığı takdirde boğulacak ve ölecek.. Ama bu özleme ve çileye daha fazla dayanamıyor, üzerinde çalıştığı saat kulesi maketini tamamlıyor ve sonsuza dek sürecek uykuya dalıyor...
Toprağın bol olsun büyük usta John Hurt...



Puanlama: